8 Nisan 2013 Pazartesi

Bir şarkının peşinden koşmak


Geçen sene Sundance film festivalinde büyük juri ödülü aldıktan sonra,Baftalarda ve Amerikan Akademi ödüllerinde de en iyi belgesel ödülüyle dönen Malik Bendjelloul’un belgesel filmi  Searching for sugar man (Bir Şarkının Peşinde)’de yetmişli yıllarda iki albüm sonrası sessizliğe bürünen Sixto Rodriguez’in garip ama hayli ilginç yaşamına ortak oluyoruz. İstanbul Film festivali çerçevesinde seyirciyle buluşan ‘Searcing for Sugar Man’ bir müzik belgeselinden çok bir inanç belgeseli olarak nitelendirsek daha doğru demiş oluruz.. Amerika’da tutulmayıp dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da Elvis’ten bile meşhur olan ama birbirlerinden haberdar olmayan insanların hayatlarını onu bulmaya adamaları nereden bakılırsa bakılsın fonunda müzik de olsa bir inanç hikayesidir. Hele bunu asıl güzel kılan müzik gibi esasında sanat dalı olsa da endüstrisinin getirdiği acımasızlıkla adının vefasızlıkla eşit sayıldığı bir ortamda böylesine vefalı ve inançlı bir kitleye tanık olmak paha biçilemez.


Konuyu biraz daha açmak gerekirse Detroit’in izbe mekanlarında sanatsal anlamda var olmaya çalışan genç Rodriguez’in şansı onu duyan yapımcılar sayesinde döner. Ama bu şans maalesef uzun sürmez ve iki albüm hezimeti sonrası endüstrini onu da içinde eritir gider. Bütün bunlar amerika içinde olur, oysaki dünyanın öteki ucunda apartheid sistemi yüzünden suların durulmadığı güney afrikada, yaşanan haksızlıklara göğüs germeye çalışan kızgın kalabalıkların sesi olur ve filmde de bir çok kez bahsedildiği gibi Elvis’ten bile daha meşhur olur. Tabi işin garip yanı, bugünün bütün iletişim olanaklarından yoksun bir dünyada ne Güney Afrika’da kimse onu tanır, ne de Rodriguez de dünyanın bir diğer ucunda şansının yaver gittiğini bilir. İşte belgeselin esas omurgasını oluşturan bir avuç müzik delisi, hayatlarını Rodriguez’i bulmak uğruna bu işe adarlar.
Tabi bunu anlatırken yer yer kahkalara boğulur, yer yer de Rodriguez’in yaşadıklarını gördükçe içimiz burkulur. Bunu da belgesel filmlerde görmeye pek alışık olmadığımız dramaya yakın bir kurguyla izleriz. Zaten belgeseli diğer belgesellerden ayıran, aldığı ödüllere de hak veren bu kurgusudur kesinlikle. Bir kurcama film misali her daim yüksek temposuyla izleyeni adeta perdeye kitlemesini biliyor. Eski usul sıkıcı belgesel anlayışı gibi amacın sadece bir şeylerin bilgisini vermek olmadığını çok güzel hissettiriyor.


Sixto Rodriguez’den de biraz bahsetmek gerek. Bob Dylan gibi bir ozanın zamanı olarak adlandırıldığı halk müziğinin rock’n’roll a evrildiği bir zamanda, hele hispanik müziğin daha revaçta olmadığı bir devirde yaptığı işlerin kalitesi anca yıllar geçtikçe anlaşılmış ve müzik tarihinde vaktinde değer verilmemiş sanatçılar kategorisinin en başında yer almasına neden olmuştur. Müzik akademisyenlerinin yaptığı değerlendirmelerde o zamanın teknik şartlarına göre hayli ilerde eserler ortaya koymuş ve sahip olduğu politik kimlikle de zamanın ruhunu yansıtmış bir sanatçıydı Rodriguez. Ama işte olmayınca olmuyordu. Müzik endüstrisinin sivri dişleri arasında maalesef kaybolup gitti Rodriguez.. Heyhat kader bu, kuzey yarım kürede değeri bilinmezken güney yarım kürede bir ilaha dönüşecektir. Çünkü müzik öyle güzel bir şeydi ki acı çeken insanların ortak dili olmuştur hep. Amerikadaki ispanyol kökenli birinin hayata dair serzenişleri, Afrikada ayrımcılık gören siyahların isyan ateşinin fitilini yakmaya yeterdi. Üstünden yıllar geçse de halk kahramanlarının 90’larda ülkelerine gelişini es geçmemişler ve kapalı gişe konserlerle vefa denilen duygunun müziğin temeli olduğunu anlatmıştır Güney Afrika halkı. Aslında Rodriguez üzerine ne anlatsak boş aslında, müziğine kulak versek yeter.





*
Share/Save/Bookmark