7 Temmuz 2017 Cuma

Sor Bakalım Orada Ne İşleri Varmış?

Atatürk’le ilgili herkesin bildiği bir rivayet vardır. Hani bir davette yabancı bir asker Atatürk’e  ters ters bakar. Atatürk sebebini öğrenmek için yaverini yanına gönderir. Yaver, Mustafa Kemal’e şöyle der: “Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de babasını öldürdüğünü söyledi” der. Bunun üzerine Atatürk de şöyle der, “Git sor bakalım babasının Çanakkale’de ne işi varmış?”
Martin Scorsese’nin son filmi Silence’ı izlerken de bu soru kafamda döndü durdu tüm film boyunca. Filmde, Portekizli iki Cizvit papazının Japonya’ya misyonerlik faaliyetleri için gitmiş ama dini inkâr etmeyi seçmiş eski akıl hocaları Cristóvão Ferreira’yı (Liam Neeson) bulma çabaları anlatılıyor. İki genç papaz Ferreira’nın dinden çıktığını inanmazlar ve misyonerlere yapılan baskılara aldırış etmeden bu tehlikeli göreve çıkarlar.
Martin Scorsese’i uzun uzadıya anlatmak gereksiz. Sinema tarihine altın harflerle yazılmış nice efsanenin altına imza atmış usta bir yönetmen. Son filmi “The Wolf of Wall Street” (2013)’de finans dünyasına ve onun akıl almaz uç noktalarına değinmişti. Son filminde ise daha önce de Günaha Son Çağrı (1988) ile değindiği dinsel temaya tekrar dönüş yapıyor. Günaha Son Çağrı ile zamanında dinî çevrelerin büyük tepkisini çeken yönetmen bu filmi ile aynı çevrelerinin bir nevi gönlünü almaya çalışıyor gibi. Hatta filmin prömiyerini Vatikan’da yapması gönül almaktan daha öte şeylerin olduğunu da düşündürmüyor değil.
Filmin biçiminden önce içeriğine değinmek gerek. Zira usta çekimlerine tezat nereden tutarsan elinde kalacak bir içeriğe sahip. 3 saatlik uzun süresine rağmen çok derinlikli bir konuya sahip olduğundan çoğu durum havada kalmış izlenimi veriyor. Vatikan’da ilk gösterimini yapan bir filmin Hıristiyanlığa eleştirel bir bakış açısı getireceği beklenemezdi ama Scorsese gibi söyleyeceğini sakınmadan söyleyen bir yönetmenin böyle tek taraflı, böyle itaatkar bir anlatım dilini benimseyeceğini düşünemezdim doğrusu. Mel Gibson bile “Ben bu kadarını yapamazdım” demiştir kesinlikle eğer izlediyse. Öncelikle misyonerlerin dinlerini yaymaya çalışmasının ve Japonya’da neden bu kadar direttiklerinin hiçbir alt metni bulunmuyor. Din tüccarlığı ile din kavramının ayrıştırılmaya çalışılmaması filmin en büyük handikabı. Acı çeken, eziyet gören Hıristiyanlar saf iyi, otoriterlerini korumak için her şeyi yapan Budist yöneticiler saf kötü tasvir edilmiş. Hatta yerel otorite, yargıç konumundaki Inoue’nin yer yer komediye kaçan hareketleri karakteri karikatürize etmekten başka bir şeye yaramıyor. Her iki söylem arasında gri bölgede yer alan tek karakter Ferreira. Misyonerliğe karşı tek eleştiriyi de o getiriyor. Onun da tezini temellendirdiği benzetme Japonların dini temelinin bataklığa benziyor oluşu. Bataklıkta hiçbir şeyin yetişemeyeceğini vurgulayıp, binlerce yıllık Budizmi ve diğer inanışları göz ardı ediyor.
Ki her ne kadar tartışmaya açık da olsa, Budizm felsefi anlamda dünyanın en barışçıl dinlerinden biri sayılabilir. Başta da dediğim gibi Budist otoriterinin kendi iktidarını sağlamlaştırmak için hâkim anlayışı şiddetle korumaya çalışması inanışa mâl edilmemeli. Katolik emperyalizmin de aynı şekilde inançla ayrıştırılmadığı gibi Budizmle Budist otoritenin şiddetini de ayrıştırmıyor. Ya da tüm bunları bilerek yaparak ateist bir anlayışla din kavramı ile kötü uygulanışını bir tutarak eleştiri getirmeye çalışıyor. Ama bunu da çok destekleyecek bir yan da yok açıkçası.
Tüm bu çekişmeleri daha da ilginç kılan araştırmalara göre günümüzde 127 milyon nüfuslu Japon halkının %71’i kendisini ateist olarak tanımlıyor ve dinin insanların yaşamında önemli bir yer tutmadığını ifade ediyor. Bu kadar tantananın kimseye eninde sonunda yaramadığı aşikâr.
Scorsese ustanın 4 sene aradan sonra çektiği filmde yönetmenlik anlamında kendisine olan özlemimizi giderdiğimiz kesin. Biçimsel olarak canlı ve etkileyici bir dil hâkim. Özellikle perdeye yansıyan “acı”yı iliklerimize kadar hissedebiliyoruz. 160 dakikalık uzun süresine rağmen temposu düşmüyor ve film boyunca saatinize baktırmamayı başarıyor. Andrew Garfield ve Adam Driver’ın performansları da geçer not aldığını söyleyebilirim. Özellikle Garfield’ın ruhsal ve fiziksel acı çektiğinin inandırıcılığı yerinde ve takdire şayan bir performans sunuyor.
İçerik anlamında tartışmaya açık olsa da görsel anlamda hiçbir tartışmaya mahal vermeyen doyurucu görselleriyle seyredilmesi gereken bir yapım. Aynı şeyi Scorsese ustanın filmografisindeki yeri açısından söylemek güç. Teolojik konular üzerine kafa yormayı sevenler ve “İyi film bittiğinde başlar” lafına inanan sinefiller, bu film tam size göre.
*
Share/Save/Bookmark