23 Mayıs 2014 Cuma

THE ANGRIEST MAN IN BROOKLYN



SİNOPSİS
Komedi esintileri taşıyan bir drama. THE ANGRIEST MAN IN BROOKLYN, en hafif tabirle mutsuz bir adam olan Henry Altmann'la (ROBIN WILLIAMS) başlar. Aşırı huysuz dış görünümüne karşın, Henry'nin bu sertliğinin ardında kesinlikle başka sebepler var. Bu "yaşam içinde bir gün" hikayesinde Henry Altmann'ın günü kötüleşmek üzere. Bir araba kazasının ardından kendini bir çılgınlığın içine soktuktan sonra, Henry bir doktorun muayenehanesinde sabırsız bir şekilde otururken, kendisi de kötü bir gün geçirmekte olan Doktor Sharon Gill (MILA KUNIS) onu kabul eder. Fazla çalışmış, duygusal açıdan tükenmiş ve doktorluğun gerçeği yüzünden hayal kırıklığına uğramış olan Sharon, Henry'de beyin anevrizması olduğunu açıklar. Henry'nin öfkesiyle ve ona ne kadar vaktinin kaldığını söylemesini isteyen bağrışlarıyla karşılaşan Sharon, aniden ona sadece 90 dakika ömrü kaldığını söyler. Haber yüzünden sarsılan Henry, muayenehaneden koşarcasına çıkarak Sharon'ı bir anlık muhakeme eksikliği ve hayal kırıklığıyla yaptığı şey yüzünden afallamış hâlde bırakır. Sharon onu yakalamak için dışarı koşar ama Henry ortada yoktur. Henry şaşkınlık içinde bu ani teşhisle boğuşurken, hayatta nefret ettiği şeyler ve hayatı boyunca incittiği insanların gittikçe büyüyen listesini düşünmeye başlar. Henry, erkek kardeşi Aaron'la (PETER DINKLAGE) konuştuktan sonra yanlışlarını düzeltip eşi Bette (MELİSSA LEO) ve oğlu Th

omas'a (HAMISH LINKLATER) karşı hatalarını telafi etmeye karar verir. Ancak ikinci şanslar için çok geç olduğunu fark eder. Eşi boşanmaya hazır. Kendinden uzaklaştırdığı oğlu ise telefonu bile açmıyor. Bu arada suçluluk duyan ve bir hastanın ölüm cezasıyla kapıdan çıkmasına izin verdiğini fark eden Sharon, yanlışını düzeltmek için çılgınca Henry'yi aramaktadır ama onun daima bir adım gerisindedir. Sonunda Henry'yi Brooklyn Köprüsü'nden atlamaya hazır bir hâlde bulur. Hem Henry hem de Sharon bütün günlerini, yaptıkları hataların peşinden koşarak ve işleri düzeltmeye çalışarak geçirirlerken film, kaderin cilveleri ve yaptığımız seçimlerin sonuçları hakkında açıklayıcı ve rastlantılara dayanan bir öykü anlatır. Daniel Taplitz'in yazdığı ve Phil Alden Robinson (Düşler Tarlası) THE ANGRIEST MAN IN BROOKLYN, bizleri dürüstçe şu teorik soruyla yüzleşmeye zorlar: "Hayatınızda önemli olan nedir? Sizin için önemli olan nedir?"


PRODÜKSİYON NOTLARI
Her birimizin tanıdığı bir Henry Altmann vardır. Çabuk öfkelenen, en küçük bir rahatsızlıkta şalteri atan biri. Ancak muhtemelen bizler de zaman zaman Henry Altmann'a benzer tavırlar göstermişizdir. Çoğu kişi kendine hâkim olsa da Henry nasıl davranılması gerektiği hakkındaki sözlü olmayan sayısız sosyal kuralı çiğner. Bazılarımız onun kurallara karşı bu umursamazlığını özgürleştirici bulsak da Henry sevdiği insanlara karşı davranışlarını daha çok umursamaya başlar. Tanımlanabilir bir karaktere dayanan THE ANGRIEST MAN IN BROOKLYN, aslında yapımcı Bob Cooper'ın dikkatine sunulan bir İsrail filminden doğdu. Cooper; HBO Pictures, Tri-Star ve Production of Dreamworks'ün başkanı olduktan sonra ve Landscape Entertainment'ı yaratmadan önce yıllardır Steven Spielberg'e bağlı olarak yapımcılık yapıyordu. Yapımcı arkadaşı Dan Walker filmin konusunu anlatınca, Cooper hemen kendisine 92 dakika sonra öleceği söylenen bir adamın benzersiz bakış açısını yakalama fikrine kapılır. Cooper şöyle der: "Bu fikri benimsedim çünkü arkasındaki içerik gücünü anladım. "92 dakika veya 92 yıl yaşarsanız, bunlar zamandaki, sonsuzluğa komşu olan küçük anlardır. Öfke, kıskançlık, boş işler ve çekişmeyle zaman harcamamamız gerektiğini düşünürsünüz." Ama bunları yaparız. Bu film önceliklerimizi doğru belirlemediğimizi ancak bu adamın dakikalar içinde neyin önemli olduğunu bulması gerektiğini gösteriyor çünkü ilelebet dünyada kalmayacağını kesin olarak biliyor. "Dan Walker ve Bob Cooper arasındaki konuşmadan yapımcıların filmi çekmeye başlamasına kadar 12 yıl geçti." Daha önce yabancı bir ülkeye ait bir filmin uyarlanmasında senarist Dan Taplitz'le çalışmış olan Cooper'ın, Taplitz'in bu yeni projenin arkasındaki konseptin Amerika'da ve bütün dünyada tutmasını sağlayacak bilgiye sahip olduğuna güveni tamdı. Sadece film hakkındaki bilgiyi okuduktan sonra bile, anlatabileceği hikaye Taplitz'in ilgisini çekmişti. Taplitz şöyle demişti: "Bir adamın muayenehaneye gidip iki saatten az ömrü kaldığını öğrenmesi fikri çok hoşuma gitti. Bana çok hitap etti çünkü yirmili yaşlarımdayken benzer bir deneyim geçirmiştim. Kanser olduğum ve altı ay ömrüm kaldığı söylenmişti. Şu anda hayatta olduğum ortada ama o anı asla unutmayacağım. O özel deneyim hakkında bir şey yazmayı hiç istememiştim ama bu film bana, hayatımın o kısmı hakkında bir şeyler söylemek için harika bir fırsat olur gibi geldi." Günde birkaç sayfa yazan Taplitz, dikkat çekmeye başlayan senaryoyu tamamladı. Anlatılan hikayeye daha büyük bir bakış açısı kazandırmak için Taplitz filmi anlatan üçüncü bir kişi kullandı. Taplitz şöyle demişti: "Hikayeyi güçlendiren o eldeki malzemeyle uyumlu olduğunu gördüğüm bir teknikti". Taplitz'e göre her erkek Henry gibidir. Karakteri ilişkilendirilebilir kılan özellikleri ve kusurları ortaya çıkarmak onun için çok önemli. "Henry herkesin hissettiği şeyleri bir üst boyuta taşıyor. Duyguları bu çevredeki her şey tarafından, küçük aşağılanmalar tarafından tetikleniyor. Ama o tetiklenmeler herkeste mevcut. Sadece çoğumuz onları yutup yaşamımıza devam ediyoruz." Taplitz'in senaryosu ve karakteri geliştikten sonra, Akademi Ödülü® adayı yönetmen Phil Alden Robinson projeye dâhil oldu. Robinson, Taplitz'in senaryosunu iki yıldan fazla bir zaman önce okumuş ve hissettiği duyguların paralelliği onu anında cezbetmişti. Robinson, "Henüz belki üç sayfa yazmıştım ki neredeyse gözyaşları içinde gülmekte olduğumu fark ettim" demişti. "Gittikçe güzelleşiyordu. Senaryoya âşık olmuştum ve bu filmi çekmek gerektiğini düşünüyordum."

Bu kadar öfkeli birini oynama fikri Williams'ı cezbetmiş. Williams bu konuda "Oldukça cesaret isteyen bir işti. İnsanlar bana 'Ne kadar tatlısın' diyor" demişti. "Ama bu adam tatlı değil. Öfkeli biri. Üstelik 90 dakika ömrü kaldığı söylendiğinde risk daha da artıyor. Benim açımdan Henry'yi oynamak büyük bir rahatlamaydı." Filmde Williams alaycılıktan fiziksel temasa kadar farklı öfke seviyelerini açıklıyor. Williams: "Oynadığım karakter yıllardır öfkeli. Oğlu öldükten sonra daha da kötü olmuş. Dibe vurmuş. Eşinin filmde dediği gibi, eskiden etkileyici ve pislikken artık sadece pisliğin teki. Ve artık hiçbir şey ona doğru gibi gelmiyor.
"Williams, Henry Altmann'ı geliştirmenin, "iç popo deliğini bulmada çok faydalı" olduğunu söylemişti. Bu kadar pişmanlık bilmeyen birini oynamak, Williams için çok özgürleştiriciydi çünkü "İnsanlar doğal bir hayatta kalma mekanizması olarak o yönlerini örtbas etmeye çalışırlar" demişti. "Ana kadronun her bir üyesi ya Akademi Ödülü'ne® ya da Altın Küre'ye® aday gösterilmiş veya onu kazanmıştı. Mitchell bir yapımcı olarak ortada öyle bir yetenekler topluluğu olduğunu hissetti ki geriye izlemekten başka bir şey kalmamıştı. Mitchell: "Hepsi harikaydı. Hepsi bu projeyi çok seviyor çünkü hepsi de uzun zamandır projenin içinde."
Robinson: "Henry'yle buluştuğumuzda konu, bir insanın yaşayabileceği en korkunç gün hakkında oluyor. Robin bu rolü çok güçlü bir dürüstlük, gerçekçilik ve açıklıkla oynuyor ve bunu izlemek harika." Duygusuz bir 90 dakika yaşam beklentisi teşhisiyle Henry'ye aklın alabileceği en kötü haberi verip dünyayı başına yıkan kişi de Mila Kunis'in canlandırdığı Doktor Sharon Gill.

Kunis de senaryoyla yıllardır ilgileniyor. Bunun birçok kişinin, hayatının bir aşamasında düşündüğü bir kavramın alışılmadık bir yorumu olduğunu düşünüyor. Robinson: "Sharon bezgin, fazla çalışmış, çok gergin ve genç bir doktor. Yaşamı, Henry'nin yaşamıyla iç içe geçiyor. Hayatının bu en kötü gününde Henry'ye sırf muayene odasından çıkıp gitsin diye 90 dakika ömrü kaldığını söylüyor. Kunis: Bence o, iyi niyetli bir kız. Hep iyi niyetli olmuş ama yaşamına ve kariyerine bir zamanlar duyduğu tutkuyu kaybetmiş. Yanlış yola sapıp hatalı kararlar almış ve Henry'yle karşılaşana kadar kendisini nasıl toplayacağını bilememiş." Sharon ve Henry arasındaki ilişki, filmde anlatıldığı kadarıyla kriz hâlindeki iki kişi karşılaştığında nasıl olursa öyle. Bir hastasına bu kadar vurdumduymaz bir teşhis koyarak korkunç ve sorumsuzca bir hata yaptığını fark eden Sharon, Henry'yi bulup hayatını kurtarmak için bir yolculuğa çıkıyor. Kunis: "Bu deneyim sırasında, kulağa ne kadar ucuz gelse de Henry onu kurtarıyor ve kendisinin daha değerli olduğunu ona fark ettiriyor. Çünkü bence canlandırdığım karakterin senaryo boyunca bocaladığı sorun, daha iyisini hak ettiğine inanmaması. Henry'yi fiziksel olarak kurtarmaya çalışması, onun da Sharon'ı gerçek mutluluk yoluna sokması hikayeye çok güzel bir bakış açısı katıyor." Henry Sharon'ın yanından ayrıldıktan sonra ilk iş olarak, Peter Dinklage'ın canlandırdığı erkek kardeşi Aaron'la birlikte işlettiği hukuk firmasına gider. Önceleri Henry'nin aniden hayatı sorgulamaya başlamasıyla kafası karışan Aaron, ağabeyinin bu tuhaf davranışını Sharon Henry gittikten hemen sonra oraya gelene dek göz ardı eder. Sharon ona Henry'nin durumunu söyleyince Aaron'ın ağzı açık kalır ve geç olmadan Henry'yi bulma konusunda Sharon'la güçlerini birleştirir. Dinklage: "Aaron ağabeyinin onun için ne kadar önemli olduğunu, onu kaybetme ihtimali baş gösterdiğinde fark ediyor. Onu kanıksamış ve bence bu, hepimizin yaptığı bir şey. Birbirimize gerektiği gibi bağlanmıyoruz. Ağabeyinin yolculuğu, kendi hayatında neyi değiştirmek istediğini merak etmesini sağlıyor." Robinson: "İlk başlarda filmi Toronto'da çekmemiz önerilmişti. "Toronto'yu seviyorum. Harika bir şehir ama Brooklyn'in eşsiz bir yer olduğunu biliyordum. Mimarisi, Arnavut kaldırımlı taşları, yeni binaları, şehir yaşamı, sokaktaki insanların Hasidim'den rapçilere, Jamaikalı Rastafaryanlardan gençlere ve yaşlılara kadar uzanan çeşitliliğini başka bir yerde taklit edebileceğimi sanmam. Beni, filmi Brooklyn'de çekmeye iten de buydu. Filmdeki her sahnenin içinde Brooklyn'in hayatı var."

Film, seyircilere herkesin hayatında hatalar yaptığı, herkesin pişmanlıkları olduğunu ve herkesin kendi ölümlülüğünün farkında olduğu anlayışıyla evrensel bir seviyeden ulaşıyor. Pişmanlık karanlığında yaşamaktansa film kişisel bir telafinin hikayesini anlatıyor. Mitchell: "Bence herkes geriye dönüp hayatı üzerine düşünme fikriyle bağ kurabilir." Cooper: "Ve herkes hoşnutsuz, mutsuz olma ve değişmeye çalışma hissini anlayabilir. Bence insanlar bu karakterlerde kendilerinden gölgeler görüyorlar. Tıpkı hayattaki gibi, bazen acı çekerken gülmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Umarım seyirciler filmi izlediğinde gülerler ve etkilenirler. Bu, bir şeyde mizah bulup sonunda etkilenmek demek."
Williams, seyircilerin filmi katartik bulmasını umuyor. Kunis de benzer şekilde seyircilerin filmden ilham almış ve mutlu bir şekilde çıkmasını umuyor. Kunis: "Umarım hayatlarını değiştirme ve onları daha iyi kişiler hâline getirecek kararlar alma isteğiyle çıkarlar."



*
Share/Save/Bookmark