7 Kasım 2009 Cumartesi

Shall we begin???


Usta yönetmen Michael Haneke 97 yapımı Funny Games’ini kare kare aynı planlarla ingilizce çektiği Funny Games U.S. filminde yine seyirciyi avunun içine almayı başarıyor. Çoğu Haneke hayranını üzen yeniden çekme fikrini daha fazla kitleye gitme ihtiyacı olarak açıklayan Haneke aslında temel niyetinin Hollywood klişelerine bir güzel giydirmek olduğunu filmi izledikten sonra çokca anlıyoruz.



---Bundan sonrasına dikkat,bolca spoiler içerebilir---

Şiddetin nedenselliği üzerine kurulu olan bu film televizyonlarda sürekli gördüğümüz şiddetin ne kadar yakımızda olduğunu ve daha da önemlisi burjuvanın bundan kaçmak üzere kurduğu sanal ve göstermelik huzur boşluluğun birkaç yumurtayla çok kolay yıkılacağını gösteriyor. Herşeyin başlangıcı yumurta verme sahnesinde ki gibi insanın içselleştirdiği nesneleri vermekte göstermiş olduğu şiddetin çıkış yolunun ne kadar gerçekçi ve bir o kadar absürt olduğu burjuva hayatının bir ipucusu aslında. İlk başta ihtiyaç fazlası yumurtaların verilirken ki sevecenlik zaman geçip kendi kullanacağı yumurtaları vermeye gelince geçirilen tereddüt aslında göstermelik nezaketin normaline dönüş sinyalidir. Ki dahada ileri gidilip tokat atmayı kendinde gören zihniyet bir nevi kendi kazdığı kuyuya düşüyor. Karşılıklı şiddetin görmezden gelinmemesi gerekir çünkü şiddetin kendi içinde ölçülemez olması her iki tarafın bu şiddetten ne kadar zarar gördüğünü anlamamızı güçleştirir. Tek ölçüt olarak kendimizi kurbanların yerine koyarak acıyı anlama yoluna başvururuz yani şiddeti içselleştiririz.Ki burda sahneye Haneke çıkarak dördüncü duvarı nazarımızda yıkarak bizi de bu oyunun bir parçası yapıveriyor.Bu sayede mazlumun tarafını tuttuğunu sanan seyirci birden silkelinerek aslında bunların bir parçası olduğu yüzüne vurulması ile hayatlarında göremeyeceği büyük bir tokatı yüzlerinde hissediyor.Kendilerine verilmeyen son 4 yumurtanın öldürülen kişileri (köpek de dahil olmak üzere) temsil etmesi teşbihde hata olmaz dercesine trajıkomik ve ironik anlatılması aslında taraf tutmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.



Her filminde anarşist tavrını da yansıtan Haneke bu filminde de bir çok tabuyu yıkıyor. Masumiyetin rengi beyazın bu filmde masumiyeti pek temsil etmemesi,açılış sekansında huzuru anlatan klasik müzikten death metale geçiş Haneke filmleri dışında pek de rastlayamayaçağımız durumlar.Filmin diğer bir güzel tarafı ise Haneke’nin klasik Hollwood klışelerine göndermeleri. Çehov’un ; “öyküde duvarda bir tüfek asılı olarak tarif edildiyse bu mutlaka patlamalıdır.” sözü ile şekillenen Hollywood klişesi bu filmde pek de işlemiyor. Çitlerini üstünden atlayamayan çocuk, kurumayan telefon, yardım isteyecek bir arabanın dahi geçmemesi gibi durumlarla seyircinin istediği kaçış yollarını kapatması aslında klişeler ile sömürülen seyircinin deyim yerindeyse dumura uğratılmasıdır. Çoğu seyirci filmin sonunda şiddete uğrayan karakterlerimizi büyük ihtimalle battaniyeye sarılı şekilde polisten aldığı kahveyi yudumlarken hayal etmiştir. Evden kaçan çocugun yardım getirememesi Evde tek başına tarzı çocuğun kahraman olduğu filmlerin bizde yaratmış olduğu iyiler kazanır imajına büyük bir gönderme aslında. Çünkü Haneke filmlerinde işler böyle ilerlemiyor. Hele hele seyircinin tek umudu olarak teknedeki bıçağın kullanılamaması Haneke filmlerinde silah gözükse dahi patlamayabilir kuralını yerleştiriyor zihinlerimize.



Hele hele kumada ile olanları geri sarma sekansı vardır ki,yabancılaştırma efekti olarak sinemada bir başka örneği yoktur sanırım.Olayın televizyonda izlediğimiz ya da gazetede okuduğumuz üçüncü sayfa haberlerinde ki gibi gerçekliğini korumasının yanında kurgusallığının vurgulanması aslında seyircinin her ikisi arasında bocalamasını istemesidir yönetmenin.Zaten bir filozof olan Haneke’nin seyircisinden de istediği izlemekten çok kafa yormasıdır.

Yeniden çekilmesiyle ne kadar Amerikan seyircisine ulaştığı sayılarla görülebilir ama Amerikan izleyicisin film hakkında ne kadar kafa yorduğu tartışılır. *
Share/Save/Bookmark