belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2019 Cuma

12. Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri Başlıyor

Documentarist 12. İstanbul Belgesel Günleri,15-20 Haziran’da İstanbul’da gerçekleşecek. Documentarist’te gösterimler Aynalı Geçit, Vault34/Yeşilçam Sineması ve Kadıköy Sineması’nda, yan etkinlikler ise Yapı Kredi Kültür Sanat’ta. 

Documentarist, bu yıl da, dünya gündeminin nabzını belgesellerle tutan geniş bir seçki sunuyor. Documentarist’te bu yıl Sudan’a özel bir bölüm ayrıldı. İsyanlar ve darbeyle gündeme gelen Sudan’ın yıllar boyunca dikta rejiminde nelerle baş etmek zorunda kaldığını yansıtan Ağaçlardan Bahsetmek (Talking About Trees) ve bu belgeselde bahsi geçen Sudan Film Grubu’nun 1970’lerde ve 80’lerde ürettiği filmlerin restore edilmiş kopyaları, festivalin en dikkat çekici bölümlerinden biri.

Sean McAllister’la bir “Sinema Dersi”
Documentarist’in bu yılki onur konuğu İngiliz belgeselci Sean McAllister. İşçi kökenli bir aileden gelen ve sinemayı kendi olanaklarıyla öğrenerek kamerasını dünyanın farklı noktalarında ezilen sınıflara yönelten McAllister’ın, son filmi A Northern Soul dâhil, Sundance gibi festivallerde ödül almış belgesellerinden bir seçki izleyiciyle buluşuyor.  
Festival kapsamında ayrıca, Altyazı Sinema Dergisi işbirliğiyle Sean McAllister’la bir "Sinema Dersi" gerçekleştirilmesi planlanıyor.
Türkiye panaroması da dikkat çekici
Otuzdan fazla filmin seçildiği “Türkiye Panorama” bölümü, Türkiye’de bağımsız belgesel üretimini takip etmek isteyenler için iyi bir fırsat sunuyor. Bu bölümdeki filmlerin yarısı ilk filmini çeken yönetmenlerin imzasını taşıyor. Documentarist’in gelenekselleşen “Johan van der Keuken Yeni Yetenek Ödülü” bu yönetmenlerden birine gidecek.
Çocuk ve gençler için özel seçki
Festivalin bir başka önemli ödülü ise Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI üyeleri tarafından belirlenecek. Festivalin bu seneki özel bölümlerinden biri “Çocuklar Büyürken” adını taşıyor. Gürcistan’dan Filistin’e, Rusya’dan Romanya’ya, Ermenistan’dan Avustralya’ya uzanan geniş bir coğrafyadan çocuklar ve gençlere dair belgesellerin bir araya getirildiği seçkide sekiz film yer alıyor.
Ekoloji mücadelesi de gündemde
Documentarist’in yan etkinlikleri kapsamında iki önemli forum düzenlenecek: "Çocuklar İklim Krizini Anlatıyor" Açık Forumu’nda Türkiye’de iklim boykotu için bir araya gelen çocuklar hedef ve yöntemlerini paylaşırken, sinemacıların katılımıyla gerçekleşecek “Sansürle Mücadele” Forumu’ndaysa son dönemde özellikle belgeselcilere yönelik baskılara karşı ortak mücadele yöntemleri masaya yatırılacak
*
Share/Save/Bookmark

8 Nisan 2013 Pazartesi

Bir şarkının peşinden koşmak


Geçen sene Sundance film festivalinde büyük juri ödülü aldıktan sonra,Baftalarda ve Amerikan Akademi ödüllerinde de en iyi belgesel ödülüyle dönen Malik Bendjelloul’un belgesel filmi  Searching for sugar man (Bir Şarkının Peşinde)’de yetmişli yıllarda iki albüm sonrası sessizliğe bürünen Sixto Rodriguez’in garip ama hayli ilginç yaşamına ortak oluyoruz. İstanbul Film festivali çerçevesinde seyirciyle buluşan ‘Searcing for Sugar Man’ bir müzik belgeselinden çok bir inanç belgeseli olarak nitelendirsek daha doğru demiş oluruz.. Amerika’da tutulmayıp dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da Elvis’ten bile meşhur olan ama birbirlerinden haberdar olmayan insanların hayatlarını onu bulmaya adamaları nereden bakılırsa bakılsın fonunda müzik de olsa bir inanç hikayesidir. Hele bunu asıl güzel kılan müzik gibi esasında sanat dalı olsa da endüstrisinin getirdiği acımasızlıkla adının vefasızlıkla eşit sayıldığı bir ortamda böylesine vefalı ve inançlı bir kitleye tanık olmak paha biçilemez.


Konuyu biraz daha açmak gerekirse Detroit’in izbe mekanlarında sanatsal anlamda var olmaya çalışan genç Rodriguez’in şansı onu duyan yapımcılar sayesinde döner. Ama bu şans maalesef uzun sürmez ve iki albüm hezimeti sonrası endüstrini onu da içinde eritir gider. Bütün bunlar amerika içinde olur, oysaki dünyanın öteki ucunda apartheid sistemi yüzünden suların durulmadığı güney afrikada, yaşanan haksızlıklara göğüs germeye çalışan kızgın kalabalıkların sesi olur ve filmde de bir çok kez bahsedildiği gibi Elvis’ten bile daha meşhur olur. Tabi işin garip yanı, bugünün bütün iletişim olanaklarından yoksun bir dünyada ne Güney Afrika’da kimse onu tanır, ne de Rodriguez de dünyanın bir diğer ucunda şansının yaver gittiğini bilir. İşte belgeselin esas omurgasını oluşturan bir avuç müzik delisi, hayatlarını Rodriguez’i bulmak uğruna bu işe adarlar.
Tabi bunu anlatırken yer yer kahkalara boğulur, yer yer de Rodriguez’in yaşadıklarını gördükçe içimiz burkulur. Bunu da belgesel filmlerde görmeye pek alışık olmadığımız dramaya yakın bir kurguyla izleriz. Zaten belgeseli diğer belgesellerden ayıran, aldığı ödüllere de hak veren bu kurgusudur kesinlikle. Bir kurcama film misali her daim yüksek temposuyla izleyeni adeta perdeye kitlemesini biliyor. Eski usul sıkıcı belgesel anlayışı gibi amacın sadece bir şeylerin bilgisini vermek olmadığını çok güzel hissettiriyor.


Sixto Rodriguez’den de biraz bahsetmek gerek. Bob Dylan gibi bir ozanın zamanı olarak adlandırıldığı halk müziğinin rock’n’roll a evrildiği bir zamanda, hele hispanik müziğin daha revaçta olmadığı bir devirde yaptığı işlerin kalitesi anca yıllar geçtikçe anlaşılmış ve müzik tarihinde vaktinde değer verilmemiş sanatçılar kategorisinin en başında yer almasına neden olmuştur. Müzik akademisyenlerinin yaptığı değerlendirmelerde o zamanın teknik şartlarına göre hayli ilerde eserler ortaya koymuş ve sahip olduğu politik kimlikle de zamanın ruhunu yansıtmış bir sanatçıydı Rodriguez. Ama işte olmayınca olmuyordu. Müzik endüstrisinin sivri dişleri arasında maalesef kaybolup gitti Rodriguez.. Heyhat kader bu, kuzey yarım kürede değeri bilinmezken güney yarım kürede bir ilaha dönüşecektir. Çünkü müzik öyle güzel bir şeydi ki acı çeken insanların ortak dili olmuştur hep. Amerikadaki ispanyol kökenli birinin hayata dair serzenişleri, Afrikada ayrımcılık gören siyahların isyan ateşinin fitilini yakmaya yeterdi. Üstünden yıllar geçse de halk kahramanlarının 90’larda ülkelerine gelişini es geçmemişler ve kapalı gişe konserlerle vefa denilen duygunun müziğin temeli olduğunu anlatmıştır Güney Afrika halkı. Aslında Rodriguez üzerine ne anlatsak boş aslında, müziğine kulak versek yeter.





*
Share/Save/Bookmark

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Iron Maiden is my religion



Canımız ciğerimiz Iron Maiden’ın Bruce Dickinson’un pilotluğunda Ed Force One adını verdikleri uçaklarıyla 45 günde 21 şehirde verdiği 23 konserin belgeseli olan Flight 666 aslında Iron Maiden’ın dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük grubudur iddiasının artık tamamen kesinleşmiş olduğunun bir kanıtı.Evet gerçekten iddialı bir laf zira her müzik grubu dinleyeni açısından dünyanın en iyi müziğini yapıyordur orası kesin ama Iron maiden açısından durum biraz daha farklı.Sadece kendi dinleyenleri açısından değil metale,rock müziğe mesafeli duranların bile bir noktadan sonra kabul ettikleri bir gerçektir bu.Hele hele filmde ekrana getirilen görsel ve işitsel şölen ile aksini söylemek imkansız hale geliyor.


Peki bu Iron Maiden neden dünyanın en büyük grubudur diye soracak olursanız işte belgeselden birkaç not; Iron maiden öyle büyük bir gruptur ki; sırf konseri en ön sıradan dinlemek için fanlarının 10 gün öncesinden aç susuz bir şekilde stadın önünde kamp kurduğu, yeri geldiği zaman uğruna işlerinden istifa bile ettikleri ve ya kız arkadaşından ayrıldığı,hiçbir albümünün piyasaya sürülmediği ve hiçbir video klibinin televizyonlarından yayınlanmadığı bir ülkede 45.000 kişiye kapalı gişe konser verdiği,havaalanında ortalığı savaş alanına çevirmeye müsait azgın fanlarına karşı düzeni sağlamak adına toplanan kontrol polislerinin bile işi gücü bırakıp poster imzalattığı,hiçbir üyesinin vatanı dahi olmayan ülkede biletlerin 2 dakika içerisinde tükenip ardından konan ekstra konserin biletlerinin de 10 dakika içerisinde tükendiği,uçakta telsiz konuşmalarında uçağın irtifasından filan bahsederken karşı taraftan 666 mı?number of the beast yani gibi bir konuşmanın geçebileceği tek gruptur.Bence asıl en ilginci ise dünyanın en katolik ülkelerinden biri sayılan Brezilya'da vaazlarında şarkılarından pasajları okuyacak kadar tutkun bir rahibin kendi vücuduna 178 tane grupla ilgili dövme yaptırması ve çocuğunun ismin bile Steve Harris koyması son derece şaşırtıcı ve gruba karşı duyulan inanılmaz sevginin bir kanıtı.Bu ve bunun gibi daha birçok ayrıntı var belgeselde.Hal böyle olunca gerçekten neden bu kadar büyük bir grup olduklarını anlıyor insan.


Ayrıca grubun bu turu yapmaya nasıl cesaret edebildiklerini de görebiliyoruz.En baştan ekibin kafasındaki en büyük soru işareti oldukça yer tutan sahne ekipmanlarını uçağa sığdırma problemiydi.Bunun için uçağın içini baştan aşağı değiştirmeleri gerekliydi.Ucu ucuna sığdırarak yola çıkmaları bu turun aslında ne kadar uçuk olduğunun bir kanıtıydı.Öte yandan grup elemanları arasındaki birlik ve beraberliğin ne kadar gelişmiş olduğunu da görüyoruz.Geçmişinde grup üyeleri anlamında oldukça fazla giriş çıkışların yaşandığını düşünürsek bu problemlerin nasıl profesyonelce atlatıldığını da görmüş oluyoruz.Ara ara bir grup elemanı hakkında diğerlerinin yorumlarını ekrana getiren Sam Dunn konserlerdeki gibi onları onore atmak adına bir nevi solo atma sırası veriyor gibiydi ve bu anlarda görüyoruz ki herkes birbiri hakkında son derece samimi duygular besliyor.Böylesine büyük bir grubu oluşturan sanatçıların egolarını düşünürsek hala eski tarz rock grupları gibi sadece geyiğine tura çıkmış oldukları izlenimi vermeleri son derece enteresan ve müziği sadece müzik için yaptıkları anlışılıyor. Ayrıca Sam Dunn’dan bahsetmişken Bir Metalcinin Yolculuğu ve Global Metal gibi yakın zamanda hem belgesel sinema adına hem de metal müzik adına güzel eserler veren bu rocker dostumuza ayrı bir parantez açmak gerek.Akademik bir belgeselci havasından çok amatör kimliğini ön planda tutarak filmlerinde samimi bir ortam yaratıyor.

Sonuç olarak belgeselimiz fanlarının “Iron Maiden benim dinimdir” diyebilecek kadar gruba hasta olmalarının nedenini görmek açısından döküman anlamında doyurucu ve hem görsel hem de işitsel bir ziyafet çektirmesi açısından da türünün başarılı örnekleri arasında.



*
Share/Save/Bookmark

20 Mayıs 2012 Pazar

Documentarist 5 yaşında



İstanbul Belgesel Günleri adıyla belgeselseverlerin son yıllardaki vazgeçilmez festivali Documentarist bu yıl beşinci yaşını kutluyor.Her yıl daha da artan ilgiyle belgesel seyircisi kitlesini arttıran organizasyonda yine  belgesel sinemanın iyi örnekleri izleyicisiyle buluşacack.1-6 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek organizasyonun bu yılki onur konuğu belgesel sinemasının en önemli temsilcilerinden Hollandalı Heddy Honigmann.Metal ve melankoli, Yeraltı Orkestrası, El Olvido gibi klasikleşmiş filmlerinin de festival seçkisinde yer aldığı Honigmann ayrıca genç belgeselciler için sinema dersi verecek.

Festival programı ise diğer yıllardaki gibi hayli doyurucu. Dünya ve Türkiye gündeminden yola çıkılarak oluşturulan seçkide; birbiri ardına devrimlerle yıllardır içinde bulundukları karanlığın sebebi yönetimlerini daha doğrusu diktatörlerini başlarından defeden ve dünya siyasi tarihine Arap Baharı olarak geçen olaylara daha yakından bakan Arap Dünyası: Değişim Rüzgarları, komşumuz Yunanistan'ın içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizi irdeleyen Kapı Komşumuz Yunanistan gibi güncel konuların yanı sıra toplumsal bellek ve belgesel sinema ilişkinin irdeleneceği Belleğin İzinde, müzik ve sinemanın ortak noktasını anlatan Müzik Belgeselleri ve Türkiye Panorama adı altında Türk belgeselcilerin yapımları izleyiciyle buluşacak.

90'a yakın belgeselin gösterileceği festivalde yakın zamanda aramızda ayrılan Theo Angelopoulos, Ö.Lütfi Akad ve Seyfi Teoman yapılacak özel gösterimlerle anılacak.Film gösterimlerinin yanı sıra Mode İstanbul işbirliğiyle DocNext ağı kapsamında genç belgeselcilere yönelik interaktif bir belgesel atölyesi düzenlenecek.İlki mart ayında gerçekleştirilen Yaratıcı Belgesel Geliştirme Atölyesi'nin de ikincisi  de 1-4 tarihleri arasında gerçekleştirilecek ve atölye sonunda seçilecek 2 proje kasım ayında IDFAcademy'e davet edilecek.

ayrıntılı bilgi için;
http://www.documentarist.org/2012/fest/home.html

Gösterim ve etkinlik alanları ise;
AKBANK SANAT
İstiklal Cad. No: 8 Beyoğlu

FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ İstiklâl Cad. No: 4 Taksim, Beyoğlu

AYNALI GEÇİT ETKİNLİK MEKANI 
Meşrutiyet Caddesi Avrupa Pasajı No: 8 Kat: 2, Galatasaray, Beyoğlu

SALT BEYOĞLU 
İstiklâl Cad. No: 136, Beyoğlu
SALT GALATA
Bankalar cad., No: 11, Karaköy

DIMITRIE CANTEMIR ROMEN KÜLTÜR MERKEZİ 
Sıraselviler cad., No: 21, Beyoğlu

*
Share/Save/Bookmark

15 Mayıs 2011 Pazar

Sexy Girls Have It Easy

Toplumdaki seksi kadın imajına ve ona verilen değeri anlatan çok çarpıcı bir çalışma..





Documentary : Sexy Girls Have It Easy from Bright Hand Pictures on Vimeo. *
Share/Save/Bookmark

5 Nisan 2011 Salı

Haydi festivale Bir iki

Bilet bulma telaşında festivalden kapabildiklerim.Son derece ilginç işlerden olan bu ikisi katıldıkları diğer festivallerden övgülerle dönmüş iki yapım.Merakla beklemekteyim.Özellikle Genesis ve Lady Jaye'nin şarkısını..

*******
EKİM(OCTUBRE)
Yönetmenler: Daniel Vega & Diego Vega
Oyuncular: Bruno Odar, Gabriela Velásquez, Carlos Gasols
Peru-İspanya-Venezüella / 2010 / 35 mm / Renkli / 83’
İspanyolca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
2010 Cannes Belirli Bir Bakış: Jüri Özel Ödülü
Ekim, Peru’nun başkenti Lima’da şehrin koruyucu azizi Mucizeler Efendisi’nin törenlerle anıldığı mor aydır. Clemente de bu ayda bir mucizenin kahramanı oluverir. Tefecilik yaparak son derece sessiz ve mütevazı bir hayat süren Clemente’in hiçbir duygusal ya da kişisel bağı yoktur. Bir gün, tıpkı mucizelerin birdenbire gerçekleşmesi gibi, kapısına bırakılmış bir bebek bulur. Bu beklenmedik durum üzerine sadık müşterisi Sofia’yı bebeğe bakması için işe alır ve bütün şehirde fellik fellik bebeğin annesi olan fahişeyi aramaya başlar.



GENESİS VE LADY JAYE'NİN ŞARKISI
Yönetmen: Marie Losier
ABD-Fransa / 2011 / DigiBeta / Renkli / 75’
İngilizce; Türkçe altyazılı
 2011 Berlin En İyi Belgesel-Teddy Ödülü 
Punk öncesi ve punk sonrası dönemler arasında bir köprü olan Genesis P-Orridge, otuz yıldan uzun zaman müzik, güzel sanatlar ve sinema dünyasında etkili ve yenilikçi bir figür olageldi. Şimdi efsanevi kabul edilen Throbbing Gristle ve Psychic TV gibi performans rock gruplarının kurucusu; aynı zamanda cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirerek biyolojinin sınırlarına da meydan okuyarak on beş yıl boyunca karısı ve sanat partneri olan aşkı Lady Jaye’e benzemek için kadın oldu. Bu film değişim, kimlik, toplumsal cinsiyet politikaları ve sanatsal adanmışlığı ele alan sıra dışı bir aşk hikâyesi.

*
Share/Save/Bookmark

11 Eylül 2010 Cumartesi

Direnişin Belgeselleri


11 Eylül - Suyun Gözü (28')
Yönetmen: Berkay Kuyzu
...Konu: Yuvarlakçay Direnişi / Yönetmenin katılımıyla.

18 Eylül - Vatandaş Mustafa (45')
Yönetmen: Remzi Kazmaz
Konu: Fırtına Vadisi direnişi / Yönetmenin Katılımıyla.

25 Eylül - Av! Su! Mai! (40')
Yönetmen: Alejandro Haddad
Konu: Hasankeyf'in Çığlığı / Yerelden katılımla.

2 Ekim - Gole Çhetu (70')
Yönetmen: Metin- Kemal Kahraman
Konu: Dersim'de baraj altında kalacak kutsal mekan / Yönetmenin katılımıyla.

9 Ekim - Son Kumsal (56')
Yönetmen: Rüya Arzu Köksal
Konu: Karadeniz Sahil Yolu / Yönetmenin Katılımıyla.

16 Ekim - Alethea (41')
Yönetmen: Ethem Özgüven
Konu: Bergama'da maden aramalarına karşı direniş / Yönetmenin katılımıyla.

Gösterim Yeri:
Son Irmak Doğa ve Sanat Derneği

Caferağa Mah. Moda Cad.Mescit Sok.No:13 D:7
(Çiya'nın yan sokağı) KADIKÖY


*Gösterimler ücretsizdir.


Karadeniz İsyandadır Platformu


http://www.facebook.com/event.php?eid=149121155109171&ref=mf
*
Share/Save/Bookmark

14 Haziran 2010 Pazartesi

İstanbul Belgesele Doyacak

Sarajevo_cat2

Bu sene üçüncüsü düzenlenecek İstanbul Belgesel Günleri yine diğer senelerde olduğu gibi 35 ülkeden 120’den fazla belgeseli belgeselseverlerle buluşturuyor.22 Haziran’da başlayacak belgesel günleri 27 Hazirana kadar devam edecek.Belgesel sinemacılığı adına çok güzel yapıtları belgeselseverlerle buluşturmayı amaç edinen Documentarist,hem sinemanın kurguyla birleşen hayal dünyasını bilimin gerçekleri ile çok iyi harmanlayan belgesel sinemacılığı umarım günün birinde sinemalarda ve ya televizyon kanallarında hakettiği yeri bulur.Televizyon kanallarında ceza için değil ödül için yayınlatıldığı bir Türkiye şüphesiz ki medeniyet yarışında en önlere çıkacaktır.

Belgesel günlerine gelecek olursak festivale dair birkaç bilgi;

DOCUMENTARIST - İstanbul Belgesel Günleri'nin üçüncüsü, 22-27 Haziran 2010'da kapsamlı bir programla ve zengin bir yan etkinlik programıyla birlikte gerçekleşiyor. Belgesel dünyasından önemli konukların ağırlanacağı festivalde, son dönemde dünya festivallerinde ödüller kazanmış bir çok önemli belgesel ilk kez İstanbul'a uğrayacak.Festivalin bu seneki tematik bölümleri, dünyanın doğal kaynaklarının tükenişine dair filmlerin yer aldığı Kapitalizm Çıkmazı, sinemacıların kent yaşamına özellikle de metropollere bakışını yansıtan Kent ve Sinema, dünyanın en sorunlu bölgesinin kangren olmuş sorunlarına odaklanan Ortadoğu'nun Fay Hattı: Filistin-İsrail, sırf kadın olmaktan kaynaklanan sorunların irdelendiği Kadınlık Halleri gibi başlıklardan oluşuyor.

MERCEK ALTINDA: BALKANLAR

Yunanistan, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova, Bulgaristan ve Romanya'dan 15 filmin yer aldığı Balkanlar bölümüne, bu ülkelerden sektör temsilcilerinin katılacağı ve deneyimlerini aktaracağı bir panel de eşlik edecek. Panelde bölgedeki belgeselcilerin sorunları masaya yatırılırken, Türkiye'deki meslektaşları ile olası işbirliği imkanları tartışılacak. Konuk konuşmacılar arasında Selanik Belgesel Festivali'nin kurucusu ve direktörü olan, kısa bir süre önce Selanik Film Festivali'nin yönetmenliğine de atanan Dimitri Eipides, Saraybosna Film Festivali danışmanlarından Rada Sesic, Balkan Belgesel Merkezi'nden Martichka Bozhilova, Kosova'daki DokuFest Belgesel Film Festivali yöneticisi Veton Nurkollari ile Romanya'dan yönetmen Diana Deleanu yer alıyor.

100614Doc2010-1.standard100614Doc2010-3.standard

KENTE BİR FİLM GELMİŞ!

DOCUMENTARIST'in bu yılki ana bölümlerinden biri de kentlere ayrıldı. Kent yaşamına ve sorunlarına dair filmlerin yer aldığı Kent ve Sinema başlıklı seçkide, Mumbay, Kahire, Şangay ve Bogota üzerine gerçekleştirilmiş dört belgeselden oluşan Danimarka yapımı 'Citites on Speed' serisi gibi yeni yapımların yanısıra, Jean Vigo, Krzysztof Kieslowski, Alain Resnais, Walter Ruttman, Johan van der Keuken gibi ustaların gölgede kalmış yapıtları da bulunuyor. Walter Ruttman’ın 1927 tarihli başyapıtı “Berlin, Bir Şehir Senfonisi” (Berlin: Die Sinfonie der Großstadt, 1927), Krzysztof Kieslowski’nin erken dönem filmlerinden “Lodz Kentinden” (Z miasta Lodzi, 1968), Jean Vigo'nun ilk filmi “Nice Hakkında” (A propos de Nice, 1930), Alais Resnais ve Robert Hessens'in “Guernica” (1950) ile Johan van der Keuken’in destansı filmi “Amsterdam Küresel Köyü” (Amsterdam Global Village, 1996) adlı yapıtları seçkideki klasikler arasında.

SİNEMA USTALARI, SİYAD SEÇKİSİ, İPŞİROĞLU ve ÖTESİ

DOCUMENTARİST 2010 programında üç büyük yönetmene dair birer çarpıcı belgesel de var: “Andrzej Wajda: Haydi Çekelim!” (A. Wajda: Let's Shoot!) “Katyn” filminin set arkasını anlatırken ünlü ustanın dünyasına bir yolculuk yaptırıyor. İsviçreli usta yönetmenin hayatını anlatan “Daniel Schmid: Düşünen Kedi” (Daniel Schmid – Le chat qui pense) seyircide hayli duygusal bir iz birakırken, David Lynch'in izini süren ve sonradan yönetmenin şimşeklerini üzerine çeken “David Uçmak İstiyor” (David Wants to Fly) ise epeyce sansasyonel bir etki yaratacak.

ALTI MEKANDA GÖSTERİM

Kısacası, 22-27 Haziran haftasında belgeselin kalbi İstanbul'da atacak. Son dakika sürprizleri, panel, atölye ve söyleşi gibi yan etkinlikleri ile zenginleşecek olan DOCUMENTARIST'te filmler Pera Müzesi Oditoryumu, Fransız Kültür Merkezi, Akbank Sanat, Dutch Chapel, Tütün Deposu ve Sismanoglio Megaro (Yunanistan Konsolosluğu'nun İstiklal Caddesi üzerindeki yeni binası) salonu olmak üzere 6 mekanda gösterilecek.

Ana sponsoru bulunmayan ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul 2010 Ajansı'ndan bu sene de destek alamayan DOCUMENTARIST, Avrasya Sanat Kolektifi'nin (ASK) organizasyonu olarak büyük ölçüde konsoloslukların ve gönüllülerin desteğiyle gerçekleşiyor.

Biletler My Bilet'ten ve etkinlik haftasında salon girişlerinden temin edilebilir.

Bilet fiyatları: 4 TL….”

….Etkinliğin resmi internet sitesinden alıntıdır…..

Detaylı bilgi için http://www.documentarist.org/2010/fest/home.html

*
Share/Save/Bookmark

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kanlı Koyda Kirli Oyunlar - The Cove

the-cove

“Öyle bir vahşet ki,burda denize girilemez çünkü yunusların çığlıkları kulaklarınızda çınlar.” The Cove (Koy) aktivist yönetmen Louie Psihoyos ve Richard O’Barry’nin Japonya Taiji’de yaşanan yunus katliamını durdurmak ve insanların dikkatini bu konuya çekmek için hazırladıkarı çok çarpıcı bir belgesel. Son akademi ödüllerinde en iyi belgesel ödülünü alarak daha da geniş kitlere ulaşmayı başardılar. Filmde bahsedildiği gibi kendi küçük sırrı büyük bir kent Taiji’de ,yılda yaklaşık 23.000 yunusun yakalanıp katledilmesi ve arkasında oynanan kirli oyunlar anlatılıyor.Ric O’Barry herkesin hatırlayacağı gibi bir ara TRT’de de yayınlanan Flipper dizisindeki yunusların eğitmeni.Aslında O’Barry e göre bütün bunların başlamasının sebebi Flipper.Çünkü dizinin başarısından sonra yunus şovları dünyada gittikçe artan gösteri dalı oluyor ve milyar dolarlarla ölçülen bir sektör haline geliyor

Flipper dizisinin sonlarına doğru esaret altında kalmaktan depresyona giren yunusun kollarında ölmesiyle birlikte bütün bunların kendisinin yüzünden olduğuna inanan Ric O’Barry günahını temizlemek adına o günden beri kendini bu düzeni yıkmaya verir ve belgeselde anlatıldığı üzere yunusları tüm dünyaya tedarik eden Japonya Taiji’yi bitirmeye çalışır.Yanına yönetmen Louie Psihoyos’u da dahil eden O’Barry öncelikle yasal yolları deneyerek protesto etmeye çalışır ama yerel güvenlik güçleri ve balıkçıların protestocuları bıktırmaya yönelik tutumları yüzünde hiçbir sey yapılamaz hale gelirler.Katliamın yapıldığı koyun milli park alanı içinde olduğu için kimsenin girmesine izin verilmediği için bu katliam tüm dünyadan saklanıyor ve bunu durdurmak için gereken geniş halk kitlelerinin dikkati çekilemiyor.Hal böyle olunca yunuslar adına herşeyi yapmaya hazır olan aktivistlerimiz kurnazca planları sayesinde bu katliama karışan herkesi ters köşeye yatırıyorlar.

flipper

Yunusların yakalanmasına gelecek olursak iki ana başlık altında nedenleri anlatıyor.İlk nedeni dünyanın her yerine yayılmış olan SeaWorld gibi yunusların gösteri yaptığı merkezlerden bu iş için çok büyük talep gelmesi.Her bir yunusun yaklaşık 15000 dolara merkezlere satılması bu işi yapmak isteyenlerin iştahlarını kabartıyor.Tabi bu durum dışarıdan bakıldığında güzel gibi gözükse de gösteri dünyasının aldatıcı düzeninin ardında çok acı bir gerçek yatıyor.Yunuslar dünya üzerindeki tüm canlılar arasında duygu ve düşünce bakımından son derece gelişmiş canlılar olduklarından baskı ve stres altında çok rahatsız oluyorlar.Yüzlerindeki gülümseme sebebiyle her daim neşeliymiş gibi gözükseler de esaret altında kalmak tıpkı insanlardaki gibi bu onları derin depresyona sokuyor.Misal bu merkezlerdeki yunusların hemen hemen hepsinde ülser hastalığının olması konuyu özetlemesi açısından çok çarpıcı bir örnek.Bir hikaye vardır ; açık denizde seyir eden gemiler eğer yunusların kendileriyle yarıştığını görürlerse her zaman yavaşlarlar diye çünkü yunuslar gemilere yenilirlerse üzüntüden depresyona girip intihar edebiliyorlar.İşte böyle duygu yüklü hayvanlardır yunuslar.Bir kaç saatlik gösteri uğruna türlü türlü numaralar yaptırmak insanlığa sığacak bir davranış değil ve insanlar da maalesef bütün bunlardan habersiz çocuklarını alıp mutlu bir gün geçirmek için bu tür gösterilere gidiyorlar.

bscap0000

Okyanusdaki göç yollarından alıkonulup küçücük bir koya hapsedilen yunuslar arasında gösteri merkezlerine götürülenleri geride kalanların akibetini görünce şanslı sayabiliriz.Çünkü geride kalanlar kesilip satılmak için vahşice öldürülüyorlar.Tabi asıl sorun yunus etinin Japonya’da yenilebilecek olarak bilinmemesi.Yani bizde ki gibi kaçak at eti satma durumu gibi birşey.Tamamen arz-talep mekanizmasının bir sonucu.Diğer deniz ürünlerine göre daha ucuz olan yunus eti paketlerinin üstündeki hileli açıklamalarla deyim yerindeyse insanlara kakalanıyor.Bunun harici bir başka sorun da yunus etinin sahip olduğu yüksek miktardaki civa.Çok tüketildiği takdirde ölümcül ve kalıcı hastalıklara yol açabiliyor.Bu gerçeği de devlet ve medya saklayarak insanları kandırıyorlar.Demek ki ekonomik ve sosyal olarak ne kadar gelişmiş diye özendiğimiz Japonlar bile bu tür anti-demokratik yollara başvurabiliyor.Belgeselin diğer bir güzel tarafı da bu.Yunuslar üzerinden bir çok derin konuya parmak basıyorlar.Mesela Japon Hükümetinin Uluslararası Balina Komisyonun’da (IWC) diğer küçük devletlere ekonomik yardım adı altında rüşvet vermesi ve böylece güçlü lobi faaliyetlerini sürdürmesi ülkelerin konu her ne olursa olsun çıkarlarını korumak uğruna neleri yapabileğinin örneği.

bscap0010

Bir belgesel için gerekli olan bilgi alışverişinin yanı sıra çok iyi hazırlanan kurgusu ile hem bu konu hakkında bilgi veriyor hem de sonuna kadar duygu ve heyecanı üst düzeyde tutuyor.Görsel ve işitsel olarak son derece başarılı olan belgesel bu bakımdan geleneksel akademik anlatılarla sıkıcı hale belgesellerden ayrı olarak çok iyi kotarılmış bir belgesel-drama haline geliyor ve türünün arasında en iyi örneklerden biri sayıbilecek konuma geliyor.Sonuç olarak Ric O’Barry ve bu filmde emeği geçen herkes ,çevreci aktivistlerin doğanın dengesine karşı gelenlerin peşini bırakmadığının ve bırakmayacağının en güzel örneği oluyorlar ve her ne kadar oskar rejisi tarafından bile ödül konuşması sırasında sansüre uğrasalar da aktivistlerin koşullar ne olursa olsun bu savaşlarını sürdürüceklerini anlatıyorlar bize.

oscar

*
Share/Save/Bookmark

8 Nisan 2010 Perşembe

Rock n Roll Forever

poster_itmightgetloud2

It might get loud(Gürültü Ustaları) Davis Guggenheim yönetmenliğinde rock müziğin lokomotifi elektro gitar ve onun üstadlarını biraraya getiriyor.Led Zeppelin’den Jimmy Page, U2’dan The Edge,The White Stripes’dan Jack White’ın elekto gitarın rock müziğe ve kendilerine kattıklarını eşsiz müzik ziyafeti ile seyirciye aktarıyor.Eğer hem rock müziğe hem de sinemaya tutkunsanız bu belgesel sizi tam onikiden vuracaktır.Hele başlangıcında Jack White’ın küçük bir tahta, birkaç çivi ile yaptığı tek telli basit elektro gitar bile bu enstrümana aşık üç müzisyeni anlatmaya yetiyor.Her biri kendi gruplarının müziğinin markası olan elektro gitar tarzlarını nasıl yakaladıklarının yanında elektro gitarın tarihine de ışık tutuyorlar.

it-might-get-loud-20090609042058466_640w

Belgesel İstanbul Film Festivali kapsamında NTV Belgesel kuşağı adı altında 8,9,11 Nisan’da izlenebilir.Adının hakkını veren gürültü ustaları kaçırılmaması gereken bir belgesel.Ayrıntılı bilgi için;

http://www.iksv.org/film/program.asp?Content=Film&SID=17&FID=134

it_might_get_loud

*
Share/Save/Bookmark

7 Nisan 2010 Çarşamba

Sapkın’ın Sinema Rehberi

pervguide








“Sinema size arzu ettiğiniz şeyi vermez, neyi arzu etmeniz gerektiğini söyler.” Bizim için problem olan 'Arzularımızın doyurulması ya da doyurulmaması' değildir.Asıl problem arzu ettiğimiz şeyi şu an nasıl elde ettiğimizdir.İnsanının arzularıyla ilgili olan hiç bir şey doğal ve spontan değildir.Arzularımız ilkeldir.Arzu etmek için eğitiliriz.Sinema en önemli sapkn sanattır.Sinema size neyi arzu edeceğinizi sağlamaz. Sinema nasıl arzu edeceğinizi anlatır…”

diyerek başlar filme Felsefenin Elvisi SLAVOJ ZIZEK .İki bucuk saate yakın süren belgeselde Zizek dünya sinemasından bircok örnek sunarak psikanalitik değerlendirmeleriyle deyim yerindeyse sinema dersi veriyor.Kült konumuna ulasmıs bircok filme değişik bakıs acılarıyla yaklasarak yüzeysel anlamlardan sıyırarak gerceği tüm cıplaklığıyla gözler önüne sermeye çalışıyor.Mesela Alfred Hitchock'un efsane filmi Pysho'daki tüyler ürperten meşhur üç katlı evi süper ego-ego-id'e benzeterek filmin karakteri Norman Bates’in psikolojisi arasında bir bağ kurar,böylelikle filmin gerilimin nedeninin sembolik benzetmelerle daha da güçlendiğini gözlemleyebiliriz.Zizek’ten daha başka aforizmalar için;

7
"Şu an 'Psycho'daki anne evinin bodrum katındayız.Burada asıl ilgi çekici olan, son derece iyi düzenlenmiş olan annenin evinde olayların üç aşamada gerçekleşmesidir;birinci kat, zemin kat ve bodrum katı.Sanki bu üç aşama, insanın subjektif durumunun üç aşamasını üretiyor.Zemin kat egoyu temsil eder,Norman burada her ne kadar ele geçirilmiş olan normal egosundan kalan artıklarla,normal bir evlat gibi davranır.Üst kat, süperegodur.Yani maternal süperego,çünkü ölü anne aslında bir süperego figürüdür."Ve bodrum katı da id'i temsil eder.Yani yasadışı yönelimlerin rezervuarını.Daha sonra, filmin tam ortasında,Norman'ın annesini taşıdığı sahnede,bunu anlarız ya da başka bir deyişle,filmin sonunda annesinin mumyasını,İskeletini, cesedini,birinci kattan bodrum katına taşıdığında bu şekilde yorumlarız.Bu durum, Norman'ın annesini kendi zihninde psişik bir aracı olarak,superego'dan, id'e yerleştirmesi gibidir.Tabii ki bu halihazırda Freud tarafından ayrıntılı bir şekilde ele alınmış olan superego ve id'in derinden birbirine bağlı olduğunu anlatan eski bir derstir.Anne öncelikle otorite figürü olarak şikayetlerini duyurur.

--''Bunu bana yapmaya nasıl cüret edersin?
--Utanmıyor musun?
--Burası bir meyve kileri!"
Ve ardından anne birdenbire müstehcenleşir:
--"Taze bir meyve gibi mi olduğumu düşünüyorsun?"


Süperego ahlaki bir aracı değildir,süperego; imkansız taleplerini asla yerine getiremeyeceğimiz zaman doğal olarak bize gülen,bizimle dalga geçen ve bizi müstehcenlik aracılığıyla bombardımana tutan bir şeydir.Ona ne kadar itaat edersek, o bize kendimizi daha fazla suçlu hissettirir.Her zaman süperegonun medyumluğu içinde müstehcen deliye ait bir bölüm vardır.Psikanalizde insanlar arasındaki sıkı ilişkileri ele alan referansları her zaman buluruz.

8

Ses, insan bedenine ait organik bir bölüm değildir.O, bedeninizin içinden bir yerlerden çıkıp gelir.Ne zaman bir başka insanla konuşmaya kalksak, daima küçük ölçüde bir vantrolog, yabancı bir güçle yer değiştirmiş gibi elde eder. Hatırlayacağınız gibi filmin başında bu çok hoş bir genç kızdı.Nasıl da gördüğümüz gibi böyle bir canavara dönüştü? Ele mi geçirildi? Peki kim ele geçirdi onu? Ses, içindeki kışkırtıcı boyutun sesi.Sesin travmatik boyutuyla ilgili yani sesin özgürce ortalıkta dolaşıptravmatik bir temsil yaratan, realitenin biçimini bozup kaygıyı ön plana çıkaran,ve o an için korkutucu önem arzeden ilk film, 1931'de Almanya'daFritz Lang'ın 'The Tastament of Dr. Mabuse'(Dr. Mabuse'nin Vasiyetnamesi) sıdır.Mabuse'yi filmin sonuna kadar göremeyiz. O sadece bir sestir. Asıl olan şu ki;bu genç kızın yanında neden iki rahibin bulunduğu ve kızın içindeki davetsiz misafirin diğer iki davetsiz misafiri nasıl defedeceği sorunudur.

Bu sanki Ridley Scott'un 'Alien'ındaki ünlü sahneyle kendini tekrar eder.Tam da beklediğimiz gibi,korkunç bir varlık kötü bakışlı küçük bir hayvancık dışarıya zıplar. Burada Freud tarafından libido olarak adlandırılan ve hayatın ötesinde de devam eden ölümsüz, sonsuz psişik enerjimiz ile kendi bedenimize ait ölümlü ve zayıf gerçekliğin arasında temel bir dengesizlik, boşluk söz konusudur. Bu sadece hayaletler tarafından ele geçirilme patolojisi değildir. Öğrenmemiz gereken ders ve filmlerin bizden uzaklaştırmaya çalıştığı şey asıl kendimizin birer 'Alien' olmasıdır. Egomuz, kendi psişik aracımız, kendi bedenimizi denetim altına alarak çarpıtan bir aliendır.Hiç kimse sesinin travmatik boyutunun tam olarak farkında değildir.İnsan sesi insana ait subjektifliğin derinliğini ifade eden göksel,yüce bir medyum gibi değildir,insana ait bu ses,yabancı bir davetsiz misafir gibidir.Hiç kimse Charlie Chaplin kadar bu durumun farkında olmamıştır.

9

Chaplin, filminde iki kişiyi canlandırır küçük Yahudi Berber ve onun kötü ikizi;Diktatör Hynkel yani Hitler.Musevi Berber ,sessiz sinema figürlerinde gibi serseri,kopuk bir figürdür.Sessiz figürler aslında çizgi film karakterlerine benzer.Ölümü bilmedikleri gibi cinselliği de bilmezler. Acı duymazlar. Tıpkı çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi egoistçe sözlü bir mücadeleye girerler.Onları yerlerinden kesip çıkardığınızda yeniden yaratabilirsiniz.Orada bir sonluluk,fanilik yokturO kötülüktür.Fakat bir anlamda rekabet edebileceğiniz, diğerini ittirebileceğiniz , düşünülmüş bir suç unsuru taşımayan naif, iyicil bir kötülük.Başka bir şekilde söyleyecek olursak, sesle ilgili içeriye,derin, suçlu ve suçluluk duyan dünyaya ait elde ettiğimiz şey onun karmaşık doğasıdır.Bu filmdeki sorun sadece politik bir sorun değildir. Yani totaliter baskıdan,bu kötü kışkırtıcı güçten nasıl kurtulmak gerektiği olmamakla birlikte,son derece de biçimsel bir problemdir.Belki de asıl sorun, korkunç düzeydeki bu sesi nasıl def etmek gerektiği sorunudur.Ya da, bu sesi kolay yoldan def edinceye kadar onu nasıl evcilleştirebileceğimiz , bu sesi her şeye rağmen aşk, insanlık ve benzeri durumları anlatmak için nasıl başka bir biçime dönüştüreceğimizdir.Alman polis (filmdeki) onun Hitler olduğunu ve büyük bir toplantı düzenlemesi gerektiğini düşünür.

4

Değindiği Tüm Filmler;

  • possessed (1934) clarence brown
  • the matrix (1999) andy and larry wachowski
  • the birds (1963),psycho (1960) alfred hitchcock
  • duck soup (1933) leo mc carey
  • monkey business (1931) norman z mccleod
  • the exorcist (1973) william friedkin
  • testament of dr mabuse (1933) fritz lang
  • alien (1979) ridley scott
  • the great dictator (1940) charles chaplin
  • mulholland drive (2002) david lynch
  • alice in wonderland (1951) clyde geronimi, wilfred jackson and hamilton luske
  • the red shoes (1948) michael powell
  • dr. strangelove (1963) stanley kubrick
  • fight club (1999) david fincher
  • dead of night (1945) alberto cavalcanti
  • the conversation (1974) francis ford coppola
  • blue velvet (1986)david lynch
  • vertigo (1958) alfred hitchcock
  • psycho theatrical trailer (1960)
  • solaris (1972) andrei tarkovsky
  • the piano teacher (2001) michael haneke
  • wild at heart (1990)
    lost highway (1996)
    dune (1984) david lynch
  • persona (1966) ingmar bergman
  • eyes wide shut (1999) stanley kubrick
  • blue (1993) krysztof kieslowski
  • in the cut (2003) jane campion
  • the wizard of oz (1939) victor fleming
  • frankenstein (1931) james whale
  • 10 commandments (1956) cecil b. demille
  • dogville (2003) lars von trier
  • alien resurrection (1997) jean-pierre jeunet
  • to catch a thief (1954) alfred hitchcock
  • saboteur (1942) alfred hitchcock
  • rear window (1954) alfred hitchcock
  • north by northwest (1959) alfred hitchcock
  • stalker (1979) andrei tarkovsky
  • kubanskie kasaki (1949) ivan pyryev
  • ivan the terrible (part two)(1945) sergei eisenstein
  • pluto's judgment day (1935) david hand
  • city lights (1931) charles chaplin

Sonuç olarak her ne kadar akademik anlatımı ve Zizek’in balkan şiveli ingilizcesi nedeniyle anlamak biraz zorlaşsa da dünya sinemasının kilometre taşları olarak sayılabilecek eserler üzerinden psikanalik ve felsefik çıkarımlar yapması hem sinema adına hem de felsefe adına güzel örneklerdir ve üzerinde çokca kafa yorulması gerekmektedir.Bu belgesel ve değindiği filmler bir değil birkaç defa izlenmelidir.Bu yüzden bir bakıma sinema adına bir harita gibidir bu belgesel.Ayrıca Slavoj Zizek’in daha geniş kapsamlı eseri Looking Awry (Yamuk Bakmak) kitabında da anlattığı gibi ; felsefenin temel kuralı olaylara değişik bakış açılarından bakmak her zaman sabit düşüncelerden bizi korur ve mental açıdan gelişmemizi sağlar.

1 *
Share/Save/Bookmark

2 Nisan 2010 Cuma

Gitmesek de o köy bizim köyümüzdür

iki-dil-bir-bavul2

 

 

 

 

 


Orda bir köy var uzakta diye başlar sözleri,çocukluğumuzun şarkısı.Gitmeksek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür der.Kendimize uzak insanları unutuşumuzun ayıbını göstermelik sevgi gösterisi için günah çıkarıyormuşcasına benimseriz onları bizim köyümüz diyerek.Ama ne giden vardır ne soran .Ta ki hayatını eğitime adamış heyecanlı cefakar öğretmenler atanana kadar.Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın yönetmenliğinde bir Türkiye gerçeğini yüzümüze çarpıyor İki Dil Bir Bavul.Efsane der ki Tanrılar Babil’in krallarına kızıp en büyük gazap olarak yeryüzüne 72 dil gönderdiler çünkü kimsenin birbirini anlamadığı yerde kaos kaçınılmazdı.O gün  bu gün her millet farklı dil konuşur oldu.72 dile gerek yok aslında iki dil de yetiyor birbirini anlamamaya.

Belgesel-kurmaca karışımı son derece yalın sinema dili sayesinde hiçbir tarafa yaranmaksızın sadece gerçeğin perdeye yansımasını destansı bir güzellikte başarıyor bu film.Yeni öğretmen olmuş denizlili Emre Aydın öğretmen doğuda bir köye tayin olur.Köy hiçbir şeyin olmadığı bir köydür.Öğretmenimiz en azından suyum olur diye umut ederek gelmiştir köye ama maalesef yoktur.Ara sıra gitmesine rağmen elektrik vardır sadece.Okulun ilk günü kimse okula gelmez çünkü çocukların kimisi tarlaya gitmiştir kimisi evde küçük kardeşlerine bakmaktadır.Öğretmenimiz ilk iş olarak kapı kapı gezip tüm çocukları okula getirmeye çalışır.Okul dediysek de kapısı tam kapanmayan tüm sınıfların tek bir odaya sığdıkları küçük bir binadır.Heyecanlı yeni mezun öğretmenimiz tüm şevkle öğretmeye başlayacakken acı gerçeği yaşar.Çoğu birinci sınıf öğrencisi türkçe bilmemektedir.İlk iş türkçe öğretilecektir ama nasıl?

iki-dil-bir-bavul 

Aynı coğrafyada yaşayıp aynı dili konuşamayanların dramı bu İki Dil Bir Bavul.Gerçi aynı coğrafya diyoruz ama sadece haritada bir bütünlük var okul duvarlarında asılan, daha resmi tabirle sadece ders kitaplarında kalmıştır misakı milli.Ama gerçek tüm çıplaklığıyla farklı.Bir bavulla temsil edilen gitme mevzusu yılmaz erdoğan’ın şiirinde dediği gibi bir  ‘bir ülkeden bir iç ülkeye’ yolculuk bu aslında.Hiçbir artniyet aranmaksızın gerçeğin acı yüzüdür bu.Büyük apartmanların yanında tüm imkanların elinin altında olduğu batıdan,suyu bile olmayan köye geliş, nasıl aynı olabilir coğrafyalar? Binlerce yıllık kardeşliğin üstüne her dakika santim santim uzaklaştığımız yakınımızdır aslında oralar.Şartlar oldukça  zordur,ama tüm bu olanaksızlıklar içinde yaşama dair çırpınışlar takdire sayandır.Veli toplantısında ailelerin “elimizden gelen bu,kusurumuz varsa affola” diyerek şartları kabullenişi ve ama yenilmeyişidir takdiri hakeden.Mesela Zilkif vardır,Rojda vardır hayatında hiç sincap görmeden sincap hikayesini okumaya çalışan çocuklardır bunlar.

’Na’nın hayır olduğunu öğrenen öğretmene ‘sen de yabancı dil öğreniyorsun burda’ diye tüm içtenliğiyle takılan yurdum insanıyla beraber burdaki yabancı kelimesinin korkuçluğunu farketmeliyiz ve yıllardır açılan arayı kapatmalıyız.Bu iki dil yabancı dil değildir,anca birbirinin kardeşidir.Tek çare anlamaya çalışmaktır birbirimizi…
2dil-1bavul

Ne güzel demiş Can Baba;

en uzak mesafe ne afrika'dir,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan. ….

*
Share/Save/Bookmark

28 Aralık 2009 Pazartesi

Işığın Barışla Valsi : Beşir’le Vals

thumb_waltz_with_bashir1

 

 

 

 

 

Beşir’le Vals (Valse avec Beshir) Ari Folman’ın 2008 yapımı anti-militarist filmi.Girdiği hemen hemen bütün festivallerden ödüllerle dönmüş son dönemin en etkileyici filmlerinden biri.Altın Küre ,Cesar ,Britanya Bağımsız filmler festivallerinde  en iyi yabancı film ödülünün yanı sıra Oscar,Bafta,Cannes adaylıkları da başarısının örneklerinden sadece bir kaçı.Konusunu 15-29 Eylül 1982 tarihlerinde Beyrut'a giren İsrail ordusunu İsrail yanlısı Falanjistler'in de yardımıyla Sabra ve Şatilla Filistin Mülteci Kamplarında yaptığı korkunç katliamdan alıyor.Filmin yönetmeni ve senaristi Ari Folman da bu askeri operasyonlarda gördüklerini aktarmaktadır.Animasyon tekniği ile belgesel anlatımını deneysel biçimde harmanlanması anlattıklarına bakılmaksızın zaten hali hazırda merak uyandıran etkileyici bir durum.Bunu üstüne anlatım dilindeki tarafsızlık ilkesi daha da ileri gidilerek bir nevi günah çıkarma durumu filmin etkileyiciliğini ve gerçekliğini arttırıyor.Filmin isminde geçen beşir o dönemin öldürülen Lübnan devlet başkanı Beşir Cemayel’den gelmektedir. O dönemde Filistinli milisler tarafından öldürülen Hrtistiyan kökenli Beşir Cemayel’den sonra İsrail ordusundan destek alan Falanjistlerin intikam duyguları ile bütün insanlık kuralları yıkarcasına giriştiği katliam dünya kamuoyunda tartışılmasa bile vicdanlarda yargılanmaya başlaması ve bu sesin haksız görülen taraftan çıkması günahların temizlenmesi adına çok önemli bir gelişme.Sonuçta her nerden bakarsak bakalım gerçeklerden kaçamayağımızın bir örneği.

waltz-w-bashir

Filme teknik yönden bakacak olursak son dönemde Persepolis,Renaissance,Karanlığı Taramak gibi politik-eleştirinin çizgilerle anlatılmaya başlanmasının son örneği.Politik eleştirinin ve savaş suçunun bir belgesel tadında ders verir gibi akademik dille anlatılmasından ziyade kurgusal animasyona önem verilmesi bu filmi diğer unsurlarından ayırarak öncelikle bir animasyon filmi yapıyor.Bunu yaparkende animasyon filmine alaycı bakışı ve basitliği bertaraf etmek için savaşın acımasızlığı ve ölümün masumiyetini çizgilerle birlikte cok iyi harmanlıyor.Zira baktığımızda kullanılan çizim tekniğinin günümüzün gelişmiş teknolojisi ile ayrıntılı resmetmekten ziyade daha basit durması ve çizgilerin karanlık-aydınlık tekniği ile ayrılması arka plandaki savaşın karanlığını cok güzel yansıtıyor. Son dönemdeki hollywood’un animasyon yapımlarında kullandığı ve pazarladığı üstün teknoloji görsellik açısından önemli olabilir ama alt metni ile zıtlık yaşarsa filmi baltalayabilir.Ama Beşirle Vals’de çok güzel bir uyum var.

2692800px-Stroop_Report_-_Warsaw_Ghetto_Uprising_06 

Filme yapılan eleştirilerde ise duygusal değerlendirmeler ön planda.Öncelikle film her ne kadar yaşananları göstersede , her hangi bir yargıya varmıyor.Film vizyona girdiğinde ülkesinde eleştiri bombardımanına tutuldu.Devlet fonundan yararlanıpta İsraili keskin eleştiriyor diye.Ama müslüman kamuoyunda da yeteri kadar keskin anlatmamakla eleştirildi.Hristiyan dünyasında da İsraile benzer eleştiriler yükseldi.Yani film kimseye yaranamadı açıkcası.Çünkü bunun altında orta doğu’daki çözümlenemez dengesizlik yatıyor.Dünyanın en eski toprakları her toplumun kendi doğrularını dayattığı tansiyonun hiç eksilmediği yerler.Mesela yukarıdaki filmde geçen karede ellerini kaldırarak yerinden yurdundan kopartılan çocuk imgesi yahudi toplumunun Nazi zulmünde çektiği acıların bilinaltılarındaki görüntüsü.Eleştiler de burada ortaya çıkıyor.Kimi çevreler Filistine ve Lübnana yaptıkları zülmü bu kareyle vicdanlarını temizlemeye çalışmasını deyim yerimdeyse “zamanında aynısı bize de oldu” söylemini taraflılık olarak görüyor.İşte bu düşünce Ortadoğunun çözümlenemez düğümü.Her toplum sanki bir futbol maçındaymş gibi skor tutması ortadoğı halklarının birleşmesini değil iyice ayrışmasına neden oluyor.Millliyet veya din birleştiricilikten çıkıp ayrışmaya yöneltiyorsa tek ortak payda İNSAN OLMAK’ta buluşulmalı.

bashir1

Filme bakarken bütün milli,dini,kültürel gözlüklerimizi çıkarıp sadece insan kimliğimizle izlediğimizde yaşanılan dramların ne kadar bize yakın olduğunu görürüz.Aynı durum diğer bütün filmlerde de geçerli. Pianist’i,Schindler’in Listesini,Hotel Ruanda’yı,Kaplumbağalar’da Uçar’ı,Er Ryan’ı Kurtarmak’ı izlerken bütün önyargılarımzdan kurtulup daha insani gözle izlersek yaşanılan dramları daha iyi anlayabiliriz.Bir anne oğlunun bir ülkeye hangi amaçla savaşa gittiğini önemsemez.Ölüm gibi hayatın en büyük gerçekliğinin sanal duygularla örtülemeyeciğini bu gözlüklerimizden sıyrıldığımızda anlarız ancak.

Ari Folman’ın savaşa ve ölüme ışık tutmasının verdiği depresif hüznünü,insanlığa ve barışa ışık tutarak huzura dönüştürme çabası takdirlerinin en büyüğünü hak ediyor.Beşirle Vals de sinemanın dili en sert anti-militarist bir filmi olarak tarihte yerini alacak.

*
Share/Save/Bookmark