film eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2014 Cumartesi

Bu Otel Başka Otel


Wes anderson'un büyülü hayal gücünden çıkmış diğer bütün filmlerinin alameti farikalarını taşıyan kelimenin tam anlamıyla görsel bir şölen Büyük Budapeşte Oteli. İstanbuldaki Londra oteli,Las Vegas'taki Paris Oteli gibi başka ülkelerdeki metropollere atıfta bulunan otel benzetmesiyle Doğu avrupanın hayali Zubrowka şehrinde kaplıca banyolarıyla ve entaresan tipleriyle meşhur Büyük Budapeste Oteli'inde hayatını işine adamış konsiyerj M. Gustave (Ralph Fiennes)  ve filmin başında sahibi olarak tanıdığımız sonradan gençliği ile hikayemize dahil olan M. Moustafa (Murray Abraham) yani namı diğer Zero'yla beraber görsel bir maceraya çıkıyoruz.


Wes Anderson'u bilen bilir.Kadrajı  kusursuz bir simetri içinde binbir renk ile doludur. Enteresan tiplerin enteresan hikayelerini konu alır.Hikaye kadar içinde geçtiği sahne de başroldedir. Artık alametifarikası sayılabilecek sinema anlayışıyla afişinin üstünde adının yazmasına gerek kalmayacak derece kendi ile özdeşleşmiştir.İş dünyasında da geçerlidir bu durum. Eğer bir firma logosundan adını çıkartacak kadar insanların aklında yer edinmişse o firma olmuştur artık. Aynı hesap Wes Anderson'un filmlerinde de geçerli artık. Her karesinin ayrı ayrı izlenmesi gerektiği gibi sahneler,kadrajlar akıp giderken mutkala birşeyleri tam yakalayamıyormuş hissine kapılıyor insan. İste bu yüzden filmleri art arda izlenebilecek ve asla bıktırmayacak cinsten.Film akarken rastgele bir sahnenin ortasından durdurun ve dakikalarca bakın, abartı yok sıkılmazsınız.
Filme girmeden hazırlıklı olmak gerek zira  her karesinden bir ünlü fışkırabiliyor. Bir nevi amerikan bağımsız sinemasının all starı diyebiliriz.


Filme gelirsek 1985 yılında bir parkta elinde Büyük Budapeste Oteli kitabını okuyan kız ile karşılaşırız. Söz konusu kitabın yazarını canlandıran Tom Wilkinson kitabı yazmasına vesile olan egzantirik adam Mr. Moustafa (Murray Abraham) ile  1968 yılında genç haliyle (jude Law)  tanışmasını ve  ve otelin nasıl kendisine geçtiğine dair sohbetine tanıklık ederiz. İşte esas hikaye burada başlıyor ve 1932 yılından otelin en şaşaalı yıllarına gidiyoruz. Nevi şahsına münhasır otelin herşeyi Mr. Gustave H. (Ralph Fiennnes)  ile tanışırız. Müşterilerini bir ev sahibi edasıyla ağırlayan her daim güzel kokan,jilet gibi giyinen Mr. Gustave ile yeni yetme bellboy Zero ile esas kahramanlarımızla  tanışmış oluruz. Yaşlı ve zengin kadın misafirlerine biraz daha fazla özen gösteren özellikle yakın  arkadaşlıklarından hoşlanan Gustave otelin hatırı sayılır müşterilerinden Madame D.(Tilda Swinton)'nin ölümüyle şoke olur. Vasiyetnamesinde çok değerli paha biçilemez Elma Tutan Çocuk tablosunu Gustave'a bırakan Madame D.'nin şüpheli ölümü ve tekinsiz oğlu Dmitri (Adrien Brody) ile amansız hafiyesi Jopling (Willem Dafoe) 'in tabloyu geri alma girişimleri kahramanlarımızı son derece absürt ama bir o kadar da komik bir kovalamayacaya sürükler.Bu kovalamaca sırasında perde ünlüler geçidine sahne olur. Madam D.'nin süpheli ölümünde kilit rolü olan aşçıbaşı Serge (Mathieu Amalric),otel sahibinin ve Madame D.'nin vasiyetinden sorumlu avukat Kovacs (Jeff Goldblum), uçuk hapishane tiplemesi Ludwig (Harvey Keitel), olayı araştıran subay Henckels (Edward Norton), yanağındaki garip doğum lekesiyle bile güzel pastacı yamağı Agatha (Saoirse Ronan), Madam'ın hizmetçisi Clotilde (Lea Seydoux), garip bir okadar da güçlü çapraz anahtar örgütünden hızır gibi yardıma koşan  M.Ivan (Bill Murray), otelin diğer zaman dilimlerindeki çalışanları M.Chuck (Owen Wilson), M. Jean (Jason Schwartzman)..Ve bütün bu güçlü oyunlar karşısında hiç ezilmeyen Zero lakaplı göçmen lobby boy Tony Revolori. Tamamen karakterleri ile bütünleşen asla ticari bir hamle gibi algı yaratmayan oyuncu çeşitliliğiyle arka fondaki masalsı ambiyansa oyunculuk bolca görsel katkı sağlıyor.

İki dünya savaşı arasında Avrupa'nın kanlı kaosa sürükleneceği yıllarda bu denli insanın içini ısıtan, iyi hissetmesini sağlayan güzelliklerin merkezi Budapeşte Oteli'nin şatafatının sonu tıpkı o yıllardaki Avrupa'nın bütün kaideleri yerle bir edercesine değişmesini, açıkça Nazi Almanyasına ZZ armasıyla atıfta bulunan askerlerin oteli doldurmasıyla son bulmuş oluyor.Kelimenin tam anlamıyla hayatının ta kendisi olan oteli siyah üniformalarıyla askerlerin sarmış olduğu gören Gustave'ın deyişiyle bir daha oraya ayak basmayacağını söylemesi aslında otelin 30lu yıllardaki o şatafatlı günlerinin bitmiş olduğunu, Nazi tehdidinden sonra Doğu Avrupayı etkisi altına alan komünist estetiğin oteli nasıl değiştirdiğini tanık oluruz. Tabi bunu tersten olarak en başta gördüğümüz haliyle anlarız.



Ülkemizdeki galasını İstanbul film festivali ile yapan ve öncesinde  Berlin film festivalinden büyük juri ödülüyle dönen Büyük Budapeste Oteli Wes Anderson  filmografisinde hakkettiği yerde duracağı kesin. Diğer filmlerindeki kaliteyi koruyan ve çıtasını yükselten Anderson kesinlikle amerikan bağımsız sinemasına kat kat fazla geldiği aşikar. Daha çok avrupa sineması estetiğine yakın duran Anderson'un sonrasında gelecek filmlerini şimdiden merak ediyoruz. Her karesi sanatsal işçilikle dolu bu görsel şölenin bir değil birden fazla izlenmesini şiddetle tavsiye ederim.

*
Share/Save/Bookmark

16 Ekim 2013 Çarşamba

Film Ekimimden 'Jeune et Jolie'


Film ekiminde izlediklerimden üçüncü sırada François Ozon ustanın son filmi Jeune et jolie (Genç ve güzel) .Mayıs ayında Cannes Film festivalinde görücüye çıkan film,tipik Fransız burjuva ailesinde her türlü konfora sahip 17 yaşındaki Isabelle’nin ailesiyle çıktığı yaz tatilinde alman turist Felix ile ilk cinsel deneyimini yaşamasını ve bunun ardından cinsel uyanışını anlatır.

4 şarkı 4 mevsim olarak adlandırılan her bir bölümde Isabelle’nin yaşadığı cinsellik toplumsal normlardan oldukça uzaklaşarak para-haz eksenine kayıyor ve hiç bir rasyonel nedene sahip olmaksızın filmin isminde de geçtiği gibi Isabelle gençliğinin ve güzelliğinin (son)baharında fahişelik yapmaya başlıyor. Gerçi filmin karakteri için Ozon bir röportajında fahişelik tanımını kullanmıyor ve para karşılığı seks yapmanın her kadın için arzulandığını vurgulayarak esas kızımızın da bundan hareketle arzularının peşinde kendi cinsel kimliğini aradığını söylüyor.
Yaz ve sonbaharın ardından internetten tanıştığı kişilerle para karşılığı ilişkiye girmeye devam eden Isabelle’nin yaşadığı bir talihsizlik hayatını ve sürdürdüğü küçük oyunu alt üst edecek,kendisini bir anda toplumun namus bekçileri tarafından suçlu konumunda bulacaktır.



Filme dair eleştirilere gelecek olursak, Bunuel’in ünlü Gündüz güzeli filminden hareketle tipik fransız burjuvasının ahlaki çöküntüleri üstüne bir eleştiri olarak çekilseydi eğer işte o zaman üstüne kurduğu dramatik ve erotik yapı bir anlam ifade ederdi. Oysaki Ozon ustadan beklenmeyecek bir şekilde, sadık fanlarını da hayal kırıklığını uğratıp sadece ekrana getirdiği 17 yaşındaki Isabelle’nin hayatını bir röntgenci misali izlemekle yetiniyoruz. Konu hakkında zihnimizde kurduğumuz mahkeme sahnesini filmin hiç bir yerinde oynatmayarak bıçak sırtı ilerleyen konu çok derin sulara doğru gidiyor. Filmle ilgili çoğu eleştiride de bu noktaya değiniliyor.
François Ozon hikaye ettiği Isabelle’nin cinsel uyanışında nedenlere ve etkilerine hiç bulaşmadan, derinlemesine irdelemeden sadece görsel anlamda yaşananları göstermesi,suya sabuna bulaşmak istemeyip adeta  ‘sex sells’in amacıyla çekildiği hissiyatı uyandırmıyorda değil hani.



Tabi şunu da belirtmek lazım, teşbihte hata olmaz derler, Perdeye yansıyan o erotizmin, Isabelle’nin o masum güzelliğin filmin ana omurgası olması, bir meta olarak da olsa güzelliğin başrol olması François Ozon gibi bir ustanın elinden çıkabilirdi elbet. Hiç bir sahnede çiğ bir ‘sex sells’ amacı asla hissedilmiyor. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz. Bir kadın ve onun saf güzelliği Ozon filmlerinde her zaman vardır ama bu güzelliğin arkasında da dramatik bir yapı yatar. İşte Juene et jolie de maalesef bu bahsettiğimiz dramatik hikaye yok maalesef. Ozon sinemasına aşina olanların hep beklediği bir beklentidir bu.Ken Loach filmi izleyip ingiliz işçi sınıfına ait bir hikaye beklememek gibi. Her filmi öncesi büyük beklentiler uyandıran sinemacı olmanın da belki de olumsuz bir tarafıdır bu galiba.


17 yaşındaki Isabelle’ye hayat veren Marine Vacth’un saf güzelliği filmi tek başına sırtlıyor kesinlikle. Dramatik bir yapı olmadığı için oyunculuk anlamında pek kendini gösteremese de güzelliğiyle sadece görünmesi son derece sinematik bir izlek oluşturuyor. Tabi kameranın arkasında da Ozon gibi bir usta varsa mümkündür bu.
Sonuç olarak senaryo anlamında yeteri kadar doyurucu olmasa da görüntü anlamında tam bir Ozon filmi.
*
Share/Save/Bookmark

15 Ekim 2013 Salı

Film Ekimimden 'Sefertası'


Bu yıl Film ekimi kapsamında gösterilen Ritesh Batra’nın ilk uzun metraj filmi Dabba(Lunchbox-Sefertası) Hindistan’ın Mumbai (Bombay) kentinde Harvard profesörlerinin bile gelip araştırma yaptığı sefertası dağıtımın sistemi Dabbawalla ekseninde güzel bir kavuşamama hikayesini anlatıyor.
Filme girmeden önce biraz Dabbawalla sisteminden bahsetmek gerek. Hintçe Dabba sefertası, walla ise adam anlamına gelmektedir. Hepimizin bildiği küçük yuvarlak kutuların üstüste konmasıyla oluşturulan sefer tasının aynısı. Bu kutu adam denilen kişiler her sabah evlerden sefer taslarını toplayıp gerekli yerlere öğlen yemeklerine yetiştiriyorlar. Tabi bu cümle kolay gibi geliyor ama Hindistan’ın o kaosunu düşününce çok da kolay gelmiyor açıkçası. 125 yıllık bir geleneğin ürünü yaklaşık 5.000 dabbawallalar 200.000 sefertasını sorunsuz bir şekilde müthiş bir organizasyon ağıyla dağıtıyorlar. Dile kolay evet ama yılda yaklaşık 65 milyon öğün sorunsuz bir şekilde sahibine ulaştırılıyor. Okuma yazma dahi bilmeyen bu sefertası adamların renk kodları, iç güdüler ve takım çalışmasıyla bu işin altında kalkması hakikaten de profesörleri üstünde çalıştıracak kadar önemli bir konu. Forbes dergisi bu sistemi altı sigma performans değerlemesine tabi tutmuş ve %99.999999 doğruluk oranı vermiş. Yani kısacası 1 milyon dağıtımda 1 tanesi hatalı yere gidiyor.


İşte bu kusursuza yakın sistemdeki 1 hatalı dağıtım sayesinde filmimizin hikayesi çıkıyor ve kocasının ilgisizliğinden yakınıp yemekleriyle tekrar onun ilgisini çekmeye çalışan Ila ve eşinin ölümünden sonra hayatta bir amacı kalmamış emekliliğine yakın Saajan’la tanışıyoruz.
Hikaye bu ya yanlış gelen sefer tasındaki lezzetli yemekleri yiyen Saajan bir sonraki gün bir teşekkür mektubu yazar ve aralarında hayatlarındaki boşlukları doldurabilecekleri bir dostluk bağı oluşur. Saajan devlet dairesinde istihkak muhasebecisi olarak çalışmaktadır. Sıkıcı bir işinin yanı sıra eşinin ölümünden sonra hiçbir beklentisi kalmamıştır. Tek isteği erken emekli olup işinden evinden uzaklaşmaktır. Yerine geçecek olan hayat dolu Shaikh’le bile ilgilenmez, ona ters davranır. Gel zaman git zaman lezzetli yemeklerin yanı sıra dertlerini kederlerini anlatabildiği bir mektup arkadaşı Ila ile her şeyini paylaşır hale gelmiştir. Aynı şey Ila için de geçerlidir. Eşinin ilgisizliğinden bıkmış gündelik işlere boğulmuş bir ev kadını olan Ila’da aynı Saajan gibi onu boğan her şeyden kaçmak istemektedir. Küçük kızının kitabında gördüğü insanların ferah içinde yaşağıdığı Nepal’e gitmek arzusundadır. Saajan’la olan dostlukları zamanla yerini adını koyamadıkları farklı bir duyguya evrilse de her ikisi asıl kendi hayatlarını sorgulamaktadırlar.

Artık Hollywood'da da görmeye alıştığımız Bollywood’un ünlü yüzü İrrfan Khan ve doğu halklarının tüm güzellik öğelerini taşıyan Nimrat Kaur karşılıklı olarak oynamasalar da Hindistan’ın o meşhur kaosuyla beraber hayatın tüm sıkılmışlıkları arasında insanların çıkmazlarını çok güzel yansıtıyorlar. Dil-din-ırk gözetmeksizin bin yıllardır geçerliliğini koruyan “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” mottosundan hareketle hayatın bütün tatsızlıklarını biraz tuz, biraz baharat ile gidermeye çalışan Ila ve bence filmin esas kahramanı hiç gözükmeyen üst kat komşusu teyzenin diologları son derece keyif veriyor ve filmin mizah damarını oluşturuyor. Saajan’ın da yatay-dikey mezar aforizması ile hayatın koşturmacasına yapığı varoluşsal göndermeler filmin ağır basan alt metnini oluşturuyor.

Filmde hayata dair bir çok aforizma mevcut. Zaten spiritüalizm diyince konunun membası Hindistan’da tanrısal zeminde olmasa da Kafkaesk zeminde kurulan hayatın sorgulanmasında kusursuz işlendiği düşünülen bir sistemde bile olabilecek bir hatadan böyle bir dostluğun kurulmasıyla rastlantısal bir zemin kuruyor kendine. “bazen yanlış bindiğiniz bir tren sizi doğru istasyonda indirir.” mottosu da işte burda ortaya çıkıyor ve filmin ana omurgasını oluşturuyor.

Hayata dair düşündürmeleriyle, lezzetli yemekleriyle, Hindistan'ın renkli atmosferinde kaosuyla neşesiyle içinizi ısıtacak bir film Sefer tası. Afiyet olsun.


 **Filmle alakasız ama yazarken bunu dinledim, güzel gitti. Yazının soundtrack'i olabilir.


*
Share/Save/Bookmark

14 Ekim 2013 Pazartesi

Film Ekimimden 'Sen Aydınlatırsın Geceyi'

"...yarayla alay eder yaralanmamış olan.
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden.
sen çok daha parlaksın çünkü...
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki,
sen aydınlatırsın geceyi..."
Sheakespeare

 Film Ekimi 2013 seçkisinden ticari vizyona girmediği için en çok merak ettiğim Leyla ile mecnun tayfası olarak tanınan Onur ünlü, Ali Atay, Serkan Keskin, Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt ekibinin elinden son derece absürt ve ilginç bir yapım ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’
Öncelikle menşei olarak Türk yapımı olsa da kesinlikle bir Türk filmi kalıbına oturtulmaması gerekir. Bugüne kadar görmediğimiz bir sürreal yapıda kendi gerçekliliğini oturtmuş sıra dışı bir film. Kendi akranları arasında biçim ve içerik olarak farkını belli eden Sen aydınlatırsın geceyi izleyici için sınırları zorlayan özeliklere sahip. Sektörel anlamda gişe kaygısıyla beraber sahip olduğu bütün bu riskleri yine bunun gibi en başta da belirttiğimiz Türk televizyon tarihinin belki de en absürt yapımı olan Leyla ile Mecnun’un maddi ve manevi başarısından hareketle bertaraf ediyor ve aynı kadronun tezgahından çıkmasıyla bu yapım da daha doğmadan ağzında gümüş kaşıkla doğuveriyor. Onur ünlü gibi kendine has sinema diline sahip bir ustanın kaleminden ve vizöründen çıkacak olması zaten en başından haberi alınır alınmaz insanı meraktan meraka sürüklemeye yeter de artardı, ve bu bahsettiğim gibi herkes de daha çekimleri sürerken iyi bir iş çıkacağına dair umutlarla beklendi. Prömiyerini İstanbul film festivalinde yapan film en iyi film seçilmesi çoğu kişiyi şaşkınlığa uğratmadı. Filmin bu başarısının ardından oldukça radikal sayılabilecek ama Onur ünlü yapınca normal sayılacak bir kararla vizyona sokulmama ve sadece festivallerde gösterilmesi kararı alındı. Ana akım film endüstrisine içerik olarak bir başkaldırı niteliğindeki film maddi anlamda da lafını esirgemiyordu.Tam da kabul görmek için sinema yapmıyorum diyen Onur ünlü’ye göre bir davranış. Filmi vizyona sokmamasını kendi sözleriyle şöyle açıklıyor “turne mantığıyla isteyen şehirlere tek tek götürüp izletmeyi düşünüyoruz. Üniversite salonları, kültür merkezleri, düğün salonları..neresi denk gelirse... Kim isterse... Tek kopya ile dolanıp duracağız. Filmi istediğimiz kadar kopyayla çıkabilecek gücümüz var fakat mevcut dağıtım ağıyla daha fazla muhatap olmak istemiyorum, sıkıldım onlardan.”
Onur ünlü bir röportajında filmin çıkış noktasını balkondan çıkıp gidiyormuş gibi yaptığı ama kendi tabiriyle komik olmayan şakasından hareketle, normal hayatta da böyle özelliklerimiz olsa ama hiçbir işimize yaramaas nasıl olurdu sorununun üzerine kuruyor Yani kısacası süper kahraman özelliklerine sahip olup sıradan hayat yaşayan insanların sıradan hikayesi olarak özetliyor.
Kadrodan tek tek bahsetmek gerek. Zira genç kuşağın en yetenekli oyuncularının başında gelen daha düne kadar değeri pek bilinemeyen Ali Atay ününe ün katmaya devam ediyor. Berkun Oya ile birlikte Krek de yaptığı sıra dışı işlerle beraber sinemada bir kaç kaliteli yapımda boy gösterdikten sonra asıl ününü Leyla ile Mecnun ile yaptı. L&M için sayfalar dolusu yazsak yeterli olmaz. Bu zamana kadar hiç görmeye alışık olmadığımız absürtlükte duymaya alışık olmadığımız repliklerle gönüllere taht kuran dizi yayınlandığı zaman hak ettiği ilgiyi görmüş ve daha şimdiden türk televizyon tarihinin fenomeni olmuştu. Seinfeld’e ithafen denilir hiçbir şey hakkında dünyanın en iyi dizisi diye. Aynı tabiri L&M için de gönül rahatlığıyla kullanabiliriz. Gerçi son zamanlardaki Gezi parkı olayları sırasındaki Onur Ünlü ve tayfasının onurlu duruşları ve bazılarının(!) tavuğuna kış demeleri bazı mabat kıllarını kızdırmış olmalı ki reyting yalanıyla yayından kaldırıldı. Zaten TRT’nin memur kültürüne ters gelmesi ve ama yine de orda parlamaları başlı başına bir hayret konusuydu ama yönetim buraya kadarmış diyip Türkiye de hiçbir başarı cezasız kalmaz sözünü bir kez daha hatırlattılar. Aynı ekibin gelecek sezon yeni diziyle geri gelecek olmaları kızgınlığımızı ve özlemimizi biraz olsun giderecektir.
Ali Atay’ın karşısında yine genç kuşağın başarılı kadın oyuncularından Demet Evgar kendine has güzelliği ve yeteneğiyle Ali Atay’la beraber güzel bir oyunculuk resitali sunuyor bizlere. Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt, Ercan Kesal, Derya Alabora, Serkan Keskin, Ezgi Mola ve daha nice usta oyuncularla renklenen kadro belki de son zamanlardaki en zengin kadrolardan biri olma özelliğinde.


Filmden biraz bahsetmek gerekirse kısaca; kahramanlıklarının ekmeğini yiyememiş süper kahramanların hikayesi desek filmi tamamen özetlemiş oluruz. Memleketim Manisa’nın Akhisar ilçesinde geçen hikayede babasının berber dükkanında berberliğin yanı sıra amatör küme maçlarında yan hakemlik yapan Cemal duvarların içerisinden geçebilmektedir. Annesini ve kardeşlerini yangında kaybeden, bu sebeple hayatın amacını sorgulamakta olan Cemal hiç bir şekilde bu özelliğinin artıları yaşayamamaktadır. Cemal gibi bütün kasaba da bu durumdadır. Ölümsüz  zengin fabrika sahibi Dündar, eşyaları hareket ettirebilen Yasemin, görünmez ilkokul öğretmeni Vildan,hayatı durdurabilen Defne, parmağından ateş edebilen Samim ve daha nice süper kahraman özelliğine sahip ama sıradan hayat yaşayan küçük kasabanın küçük insanları. Sürekli gözünden kan gelen doktor İrfan’ın ne biçin insansınız siz dediği garip insanlarla dolu bir garip Anadolu kasabası.



Cemal hayatın anlamsızlığı karşısında savrulan, ve değiştirmek için hiçbir şey yapmayan bir insan. Babasıyla beraber yaşamını sürdürürken traş için sürekli gittiği Dündar Bey’in fabrikasında Yasemin’i görür ve hayatını değiştirebileceğini düşünür. Yasemin Cemal’i sorularını gidermektense daha başka sorular da beraberinde getirir. Üstüne üstlük hayatı durdurabilen korsan kitap satan Defne Cemal’in aklını daha da karıştırır.
Sen Aydınlatırsın Geceyi, Türk filmi diyince insanın aklına gelen bütün klişeleri bertaraf edercesine çağdaş türk sinemasının en güzel örneklerinden biri. Umarız Onur Ünlü'nün bu sürreal absürt sinema anlayışı genç kuşak sinemacılar için örnek alınır ve kalıplarına sığmayan örnekleri görmeye başlarız. Zira bu seyirci yıllardır ağdalı melodramlardan, sulu zırtlak tuvalet mizahından, birşey anlatıyormuş gibi gözüküp hiç bir şey anlatmayan filmlerden oldukça sıkıldı.




*Son bir parantez film kadar soundtrack'i de enfes. Mehmet Erdem'in sesinden sevmek için yaratılmış filme çok güzel gitmiş. Umarım yazıya da güzel gider. Okurken dinlenilmesi şiddetle tavsiye edilir...

*
Share/Save/Bookmark

6 Eylül 2012 Perşembe

Vizyonda bu hafta "Geriye Kalan"



 KÜNYE
Vizyon Tarihi                 : 07.09.2012
Yapım           : Firuz Film
Yönetmen : Çiğdem Vitrinel
Yapımcı : Şebnem Vitrinel
Senaryo : Çiğdem - Şebnem Vitrinel
Görüntü Yönetmeni : İlker Berke
Sanat Yönetmeni : Osman Özcan

OYUNCULAR

Devin Özgür Çınar : Zuhal
Erkan Bektaş : Cezmi
Şebnem Hassanisoughi : Sevda
Burak Tamdoğan                : Mustafa





Sinopsis

Sevda (Şebnem Hassanisoughi) ve Cezmi (Erkan Bektaş) 8 yıllık evli bir çifttir. 5 yaşında bir kızları, şehrin güzel bir yerinde bir evleri, düzenli ve güvenli bir hayatları vardır. Reklam filmlerini andıran bu hayat, Sevda’nın kocasının ihanetini keşfetmesiyle kesintiye uğrar. Cezmi kendisiyle aynı hastanede çalışan Zuhal’le (Devin Özgür Çınar) beraber olmaya başlamıştır.
Zuhal bir süre önce eşinden ayrılmış, 8 yaşındaki oğlunu tek başına büyüten bir kadındır. Cezmi ile olan ilişkisi, uzun süredir sadece yorgunluk ve mücadeleden ibaret görünen hayatına yenilik ve heyecan getirir. Ancak bu iyimser hava kısa sürecektir.
Sevda ihaneti öğrendiğini Cezmi’ye hiç belli etmeden “öteki kadın”ın peşine takılır. Kendisi için güvenlik, sosyal statü ve hatta kariyer anlamına gelen evliliğini, bu tehditten korumaya kararlıdır. Sessiz bir hayalet gibi Zuhal’in yaşamına sızar.
Göremediği ama varlığını ensesinde hissettiği takip Zuhal’in sinirlerini iyice yıpratmışken eski kocası Mustafa (Burak Tamdoğan) çıkagelir. İkinci bir şans istiyordur. Zuhal kendi duygularını anlamaya çalışırken Sevda da herkes için yıkıcı sonuçları olacak bir çözümde karar kılmıştır.


48.Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu(Devin Özgür Çınar) ödüllerini alan yönetmen Çiğdem Vitrinel’in gelecek vaat ettiği türünün güzel örneğinden biri “Geriye Kalan”. İhanet konusunda bu güne kadar çokca film çekilmiştir. Kadın-erkek arasında ilk insanlardan beri gelen bir durum bu.Bir erkeğin ve ya bir kadının içinde bulunduğu sosyal statünü her ne olursa olsun evlilik-nişanlılık-sevgililik durumlarını hiçe sayarcasına yaşadığı bu ‘yasak’ ilişkiler toplumsal bir tabu olması nedeniyle perdede ve ya televizyon ekranında izlemek hep ilgi çekici olmuştur.Aslında bunun temelini ‘ihanet’ kavramı altında aramak gerekir.Genelde insanlar başkaların hayatları hakkında çok kolay yargılara varabiliyorlar.Özellikle kadın-erkek ilişkileri konusunda oldukça belirleyici bir rol oynuyor toplum.Toplumsal bir tabu dememin de sebebi aslında bu.Sonuçta ihanet o ilişkinin dinamiklerini etkileyen  veya ondan beslenen bir durum.Her ilişkiyi aynı tornadan çıkmış gibi değerlendiremeyiz ve genel bir yargı ortaya koymamalıyız.Ama “tabu” kavramının çıkışındaki o sosyolojik etmenleri anlayabilirsek bunun uzantısı olarak ihanet konusunda da fikir elde edebiliriz.
Kısaca bahsetmek gerekirse toplumun bunu yasaklamasının sebebi ilişki statülerini koruma gayesi.Yani her insanın içinde bu ihanet duygusu yatar ve bunun önüne anca yazılı olmayan bir kural koyamalıyız ki toplum rayından çıkmasın mentalitesi.Tabi bu ütopik anlamda gelişmiş bir toplumun koyacağı kural değildir.Daha çok kapalı bir toplumun sonucudur.Çünkü olması gereken kişinin kendi sorumlulukları doğrultusunda ilişkiyi yaşadığı ya da evlilik anlamında hayatını paylaştığı kişiye karşı sorumluluğu doğrultusunda davranması.Bunu anca okuyan,düşünen,sorumluluk sahibi bir birey inşa edebilir.Bu yanlış anlaşılır çoğu zaman.Genelde ihanet için bir kılıf oluşturduğu düşünülür ve namus bekçileri tarafından eleştirilir.Yani yapacak adam bunları der,toplum ne düşünür umursamaz ondan hep bir açık kapı bırakır diye toplum hem cik cik ciklemeye başlar.Kendi namuslarına bakmadan toplumun namus bekçisi kesilirler hemen.
Neyse uzatmaya gerek yok ihanet iki ikişi arasında bir durumdur,toplumsal bir çıkarım bir sonuç elde etmek anlamsızdır.Bu filme de konu olan ‘ihanet’i bu bağlamda ele alırsak aldatılan tarafın takındığı tavrı da daha net anlayabiliriz.

 

Film genel olarak kadın-erkek-ihanet ekseninde gibi gözükse de benim asıl gözüme çarpan sınıf çatışması oldu.Yaşam seviyesi oldukça yüksek bir çiftin birbirinden bıkması ve yaşamlarından zevk alamıyor oluşlarını kişisel durumlarından çok ait oldukları(ya ait olduklarını zannettikleri) sınıfın açmazı olarak düşünüyorum.Tüketmeye dayalı bir sınıfın üyeleri olarak maddiyatla çevrili dünyalarından bir bakıma kaçış gibiydi bu aldatan için ihanet ve aldatılan için koruma çabası.

 
Diğer taraftan boşanmanın sonucu tek çocuklu bir dul kadın olarak yaşam savaşına devam eden Zuhal için de hayatın bütün bu zorluklarını unutma molası gibi bir duyguydu.Baktığımız zaman bu ilişkide duygusal anlamda tek yararlanan Zuhal’di ve sonuna doğruda da bu duygunun bittiğini de ilk anlayan oydu.Halbuki yaşamı gibi bu yasak ilişkiye de ‘meta’ gözüyle bakan Cezmi olayın duygusal boyutunu hiç mi hiç umursamayarak tek boyutlu bir karakter çiziyor.Zaten bu filmde de erkek bir meta olarak konunun ortasına konumlandırılmış.Aldatıldığını anlayan Sevda’nın bu ihanete bakış açısı en kritik nokta.Zira aldatılmayı içine sindirip hayatındaki tek etiketinin evlilik olduğunu anlayıp bunu korumaya gitmesi ve bu yolda kantarın topuzunu kaçırıp kendine mukayet olamaması yine belirttiğim gibi kişisel bir durum değil tam tersine ait olduğu burjuva sınıfının sonsuz bencilliğin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.Filmi böyle okuyunca konu başka bir noktaya taşınıyor ve ilk başta dediğim gibi ihanet gibi kişisel bir konu hakkında yargıya varmaktansa sınıfsal bir toplumun sonucu olarak yargıya varmamızı sağlıyor.
 
Sonuç olarak umut vaat eden bir yönetmenin insanı sorular sormaya iten,oyunculuklar ile de ayrı bir kalite kazanan filmi “Geriye Kalan” bu cuma(07.09.12) vizyonda yerini alacak ve Türk sineması adına türünün güzel örneği olarak gişede karşılığını bulacak mı hep beraber göreceğiz.
*
Share/Save/Bookmark

3 Eylül 2012 Pazartesi

Abraham Lincoln ve ergen edebiyatı

Abraham_LincolnTarih bilimi ilgili bir söz vardır “Tarih belli aralıklarla yeniden yazılır,bu yaşananların değişmesinden değil bakış açılarının değişmesindendir” diye.Kim söyledi tam hatırlamıyorum ama tarih yazıcılığının baskın rejimlerde nasıl oyuncak olduğunu ve kendi anlayışlarını haklı göstermek adına yeniden yazıldığını biliyoruz.Tarihte bunun örneğini çokca gördük ve yaşadık.Halen de dünyanın belli yerlerindeki rejimlerde de bunu yaşıyoruz.Amerikan’ın dünyayı yönetme ve yönlendirme çabalarındaki en büyük silahı sineması daha doğrusu hollywood sineması bu tarih yazıcılığında başrolde.Hitler’in Goebbels’i misali insanların zihinlerini  kontrol etmede üstün.Şu an vizyonda gösterilen Abraham Lincoln Vampir Avcısı deyim yerindeyse tarihin tekrar yazılması örneğinin en yakın kanlı canlı bir örneği.

Amerika tarihinin en önemli kişiliklerinden Abraham Lincoln şu anki amerikayı kuran kişi olarak bilinir.Köleliğin kaldırılması ve iç savaş sonucunda parçalanan ve dağılan yönetimleri tek bir çatı etrafında topladığı için böyle düşünülür.Özellikle kölelikle ilgili yaptıkları şu anki amerikan toplumunun temellerinin kurulmasına ön ayak olmuştu.Gerçi çok etraflıca bir bilgiye sahip değilim zira kendi tarihimizden bile bihaberken amerikan tarihiyle içli dışlı olmak ihanet gibi birşey olurdu.Neyse amerika’da herkesin sevip saydığı bir şahsiyetin farklı bir fantezinin içine atılması filmden önce bahsetmemiz gereken önemli bir konu.Amerikan iç savaşında kuzey ve güney olmak üzere iki saf yer almıştı.Güney halkı geniş tarım arazilerinde köleleri kullandıkları için köleliğin kaldırılmasına karşı çıkmışlardı,kuzeyliler ise hava koşulları ve coğrafi konumlarından dolayı ticaret ve sanayide ileri gitmişler ve kölelikle ilgili bir istekleri yoktu.Zaten şimdi de bu durum genel amerikan toplumunda geçerli,kültür düzeyi olarak kuzey daha üstte sayılır.Bizden de örnek verirsek doğu-batı ekseninde bu farklılıkları gözleyebiliriz.Bunun temelinde de tarım toplumları ile sanayi toplumlarının dinamikleri arasındaki çatışmalar olarak özetleyebiliriz.Tabi bu durum daha karışık sosyolojik incelemeler içeriyor olabilir ama kısaca böyle özetleyebiliriz.

abraham-lincolnvampir-avcisi_8542542

Yukarıda bahsettiğim tarihi tekrar yazma girişimleri bu filmde çok farklı bir biçimde olsa da kendini belli ediyor.Abraham lincoln  mitinden hareketle son dönemlerin modası vampir konusunu bağdaştırmak böyle bir düşüncenin ürünü olsa gerek.Yeni baştan kahraman yaratmaktansa var olan kahramanın kullanılması,siyasi-kültürel-sportif olsa farketmez kahraman olsun yeter mantığından Lincoln’un seçilmesi amerikan hollywood sektörü ve toplumu açısından şaşırtıcı değil ama bize baya şaşırtıcı geliyor.Bu bizim bakış açımızdan da kaynaklanıyor olabilir.Biz genelde Osmanlı olsun Atatürk zamanı olsun tarihimizle sürekli övünen bir millet olduğumuzdan bunları tabu olarak görürüz ve asla değiştirilmesini istemeyiz.Tabi bunu yapmamızın amacı geçmiş büyükleri çok sevdiğimizden değil daha çok geçmişe saplanıp kalmamızdandır.Gelecekte eskiden yapılan büyüklükleri taşıyabilecek bir ümidimiz kalmadığından geçmişimizle övünürde dururuz.Tabuların temelinde yer alan olduğundan başka bir mit yaratmak olduğundan aslında kafamızda başka bir olgu yaratırız.Mesela Atatürk’le ilgili bırak böyle bir fantezi filmini onun insani özelliklerini yansıtan filmler bile çekildiğinde toplumda büyük bir infial yaratıyor.Evet Atatürk de bir insan;güler, oynar, sevinir, üzülür ve bu filme çekilebilir ama bağnaz düşüncelerin ürünü tabuların,putların yaratıldığı bir ortamda atatürk üzülemez,gülemez,sevinemez ve ağlamaz.Böyle bakıldığından toplumsal sağlığımız pek iç açıcı gözükmüyor ama tabi bunu yapıncada değişecek diye bir kaide yok.Amerika bunu yapıyorda toplum olarak çok ileri bir toplum mu? Tam tersine bunu bile sorgulamayacak bir koyunlukta.Kendi iktidarını devam ettirmek adına sonsuz hayal üretme merkezi hollywood’un küçük bir numarası sadece bu.Evet Abraham Lincoln bir kahraman ve günümüzün moda figürü vampirlerle de savaşmalı.Bakıldığında farklı ve merak uyandırıcı bir durum ama sırf moda figürlerden yola çıkılarak yapıldığı için ucuzluktann kurtulmuyor.Hele Hele koca kuzey-güney savaşını beslenme kaynağı olan köleler yüzünden köleliğin kaldırılmasını istemeyen vampilerin güney tarafını temsil etmesi ve kuzeyliler-vampiler savaşına döndürülmesi fantezilerin ötesinde süper saçma bir durum.Film türlü efektler ve aksiyonla bile bu saçmalığın altından kalkamıyor ve bir kaç ergen filme gitsin diye kurduğu yapının altında kalıyor desek yalan söylememiş olmayız.

20202111.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Vampir konusu ise ayrı bir saçmalık.Tamam hayali yaratıklar arasında içerdiği korku unsurları sayesinde sinemada bolca yer almıştı ama son zamanlarda Twilight’dan sonra ergenler arasında bu kadar tutulmasının sebebi nedir araştırılması lazım.Kimlik bunalımındaki gençler toplumun normlarına uymayan yani “ölü”bir insanla kendilerinin topluma uyum sağlayamadıklarını mı özleşleştiriyorlar ya da vampirler gibi ölümsüzlük hayalleri ile ilgili bir alt metinle mi izliyorlar bilemem.Ya da bunları hiç dert etmeyip genç-yakışıklı-kaslı olup güzel kızları tavlamak istemekleri de olabilir mi? Neyse ne, her ne nedenle olursa olsun bu vampir işinin b*kunun çıkarıldığı aşikar.

Abraham Lincoln:Vampir Avcısı, vampir edebiyatının son ürünü olarak,amerikan siyasi tarihinin en ünlü ve en sevilen karakterinin alınıp deyim yerindeyse çoluk çocuğun maskarası yapıldığı,üstüne inşa ettiği pazarlama stratejisinin altında kalan vasat ötesi bir film.Oyunculuklar ve görsel efektler de vasatın biraz üstünde olunca topyekun bir çuvallamayla sınıfta kalmış oluyor.

20069813.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-20120330_101209

*
Share/Save/Bookmark

28 Ağustos 2012 Salı

Benimle peynir yer misin?

28696_2Jeff Garlin’in yazıp yönettiği 2006 yapımı bir film “I want someone to eat cheese with(Benimle peynir yiyebilecek biri istiyorum)”.Adı biraz uzun ama tam filme uyan bir isim olmuş zaten filmde de geçiyor replik olarak.Jeff Garlin’i bilen Curb Your Enthusiasm’dan hatırlar.Larry David’in menajeri rolündeydi.Zaten filmi izlerken de bol miktarda Larry David tarzını anımsatıyor.Seinfeld’i anlatmak gereksiz heralde, hiçbirşey hakkında dünyanın en iyi dizisidir desek yeterli.Tam bir televizyon fenomeni.Benim de Friends ile birlikte hayatımda en sevdiğim iki diziden biridir.Son zamanlarda onun yokluğunu aratmayak istemeyen Larry David Curb Your Enthusiasm’da yine hiçbir şey hakkında herşeyi anlatmaya devam ediyor.Bu dizilerin filmle ortak yanı yarattığı mizahın kara mizahın denilen günlük gerçekliğe yakın olmasıydı.

iwantsomeonetoeatcheesewithpic
Amerikan durum komedilerinin ortak özelliğidir gülme efekti.Tamam her ne kadar komik olsada şakalar sanki gülmeyi bilmiyormuşuzcasına bunu hatırlatması hep bir yapaylık yaratmıştır.Ya da şöyle olur takılıp yere düşen biri komik gelir,arkadan da gelen yapay efektle beraber zaten biryerinin acımadığını anlarız aslında.Güldürmek için düşmüştür yani o.Ama Seinfeld’le gelen bu başkaldırı aslında düşen kişinin gerçekten düştüğünü ve gülerken aslında gülmememiz gerektiğini hissettirir.Hala ara ara açar izlerim Seinfeld’i Costanza’nin o girdiği tuhaf durumlara katıla katıla gülerim ama bir yandan da onun o becerisizlikleri o çaresizlikleri içimi burkar.Hem gülerim hem acırım yani.Aynısı Curb your Enthusiasm’da kendini oynayan Larry David’e de karşı hissederim.Tamamen kurmaca bir iş olsa da o kadar gerçekçi bir sinema dili yaratılmıştırki bence asıl mizah budur.Bunu sinemada en iyi uygulayanlar elbetteki Coen kardeşlerdir.Kara mizahın kitabını yazdılar desek yeridir.

2007_i_want_someone_to_eat_cheese_with_009
Bu film de bunların izinden giden katıla katıla gülmesek de gülmeyle beraber bir acıma duygusuyla izliyoruz.Kahramanımız James (Jeff Garlin) Chicago’da annesiyle yaşayan 37 yaşında bir “kaybeden”dir aslında.Oyunculukla geçinir ama ne New York ne de Los Angeles’da şansını denemektense kendi yağında kavrulmaya çalışan vasat bir oyuncudur.Küçük işlerle günü kurtarmaya çalışır.Tabi çoğu zaman günü kurtaramaz ve sürekli darbeler alır.Hem iş hayatında hem de özel hayatında işler hiç istediği gibi gitmez.Özellikle yalnızlığını sürekli kafasına takar ve bunu yemek yiyerek atlamaya çalışır.Zaten filmin ismindeki ironi de burdan gelir.Birşeyleri beraber yiyebileceği birini aramaktadır aslında.Genel olarak bir hikaye örgüsünden söz edilemez,zaten sizi kurgusuyla hikayesiyle bir yere götürmek isteyen bir film değil bu.Tamamen karakterimiz James ile gezeriz,onun hayatına tanıklık ederiz.Onun çaresizliklerine üzülürüz ve bunları takmıyormuş gibi gelmesine kızarız bir nevi.Kadınlar konusunda oldukça özgüvensizdir. Zaten sürekli yemesinden olayı kendi tabiriyle koca g*tlünün tekidir.Hal böyle olunca az da olsa önüne çıkan fırsatları kaçırmamaya çalışır.Yakın arkadaşının kızının öğretmeni Stella (Bonnie Hunt) ve cafede tanıştığı ayarsız Beth(Sarah Silvarman) beraber peynir yemek istediği ve fırsatlarını kovaladığı iki kadındır.Ayrıca efsane film “Marty”nin de yeniden çekileceğini duyar ve bu kadar güzel bir filmin neden tekrar çekildiğini anlam veremesede içinde yer almayı istemektedir.Çünkü aslında gerçek hayatında esas “Marty” kendisidir.

GARLIN

Son derece samimi bir o kadar da komik bir film.James ile özdeşleşip yer yer gülüp bazen de hüzünlenmek istiyorsanız tam size göre.Ayrıca Sarah Silverman işin bonusu.Kendisinin nevi şahsına münhassır bir mizah anlayışı vardır.Bizim buraların mizahına uymasa da çoğu zaman severim kendisini.Youtube’da aratın I’m fucking Matt Damon diye ne dediğimi daha iyi anlarsınız(aratmışken büyük ihtimalle Paris Hilton’a ayarı da çıkmıştır.Onu da kaçırmayın derim:)Öyle Adriana lima güzelliği yoktur da kendi çapında güzelliği de olan bir insan Sarah Silverman.Hem güzel hem seksi.Bir erkek daha ne isterki:)

*
Share/Save/Bookmark

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bizim Büyük “Bromance”imiz

Bizim-Büyük-Çaresizliğimiz-FilmiYakın zamanda hayli erken bir yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın ikinci ve maalesef son filmi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlanan son dönemlerin gerçekçi Türk sinemasının en güzel örneklerinden biri sayılabileceğimiz güzel bir film.Bütün roman uyarlamalarının başına gelen bu filmin de başına geliyor ve uyarlama kısmında hayli eleştiriye tutulduğu görülüyor.Öncelikle kitabı okumadığım için yorum yapamayacağım ama hayli merak uyandırdı bende,ilk fırsatta bulup okuyacağim.Dediğim gibi filmle ilgili eleştirilerin en başında uyarlama kısmına dikkat çekiyorlar.Ben hep derim bir yönetmen bir kitabı kendine göre uyarlar.Yani perdeye yansıyanın sizin kafanızda oluşturduğunuz uyarlama değil,yönetmenin oluşturduğu uyarlama olduğunu en başta kabul etmeniz gerekiyor.Böyle bakınca şurda şunu niye yapmamış,bunu neden dememiş demektense kitaptan bağımsız filmi değerlendirmek gerek.Tabi  burada yönetmenin hayata bakışını da gözardı etmemek lazım.Zira onu tanıyorsak kafasında kitabı nasıl oluşturduğunu da az buçuk öngörebiliriz.
Seyfi Teoman genç sinemacılar arasında belki de geleceği en parlak yönetmenlerden biriydi ama maalesef erken yaşta kendisini trafik canavarına kurban verdik ve Tatil Kitabı’yla beraber Bizim Büyük Çaresizliğimiz de ondan bize miras kalan türünün güzel örneği filmler olarak hafızamızda kalacaklar.
bizim-buyuk-caresizligimiz-berlinde-yarisacak

Filmde; Ender (İlker Aksum) ve Çetin (Fatih Al) ilkokuldan beri arkadaş olan yakın zamanda da aynı evi paylaşmaya başlayan iki eski arkadaştır.Ortak arkadaşlarından Fikret(Baki Davrak) geçirdiği kaza sonrası anne ve babasını kaybeder.Geride Ankara’da okuyan kardeşi Nihal (Güneş Sayın) kalır ve kendisi Almanya’ya dönmeden kardeşini yakın arkadaşlarının yanına teslim eder. Ender ve Çetin ilk başlarda yasını yaşıyan kıza mesafeli dururlar daha doğrusu nasıl yaklaşacaklarını bilemezler.Ama zaman geçtikçe Nihal bu travmayı atlatır ve iki arkadaşın arkadaşlıktan da öte ilişkilerinin ortasında kendine garip bir yer bulur ve üçlü arasında garip bir ilişki biçimi ortaya çıkar.Ama Nihal’in aralarında katılma ve yaşama durumu geçici olduğu için filmin adına da veren “çaresizlik” durumu daha da büyüyor ve Ender ile Çetin arasındaki “bromance” hali gittikçe çetrefilli hale dönüşüyor.
Burada “bromance” terimini biraz açmak gerekiyor.Türkçeye anlam kaybetmeden çevrilmesi zor ama genelde kardeşlik romantizmi olarak çevirebiliriz.Erkekler arasındaki arkadaşlığı aşan bir aseksüel bir sevgililik durumu da denilebilir.Bazı psikolojik yorumlara göre de bunun derinlerde homoseksüel bir eğilimin yansıması olduğu da söylense de bence daha çok aseksüel bir davranış biçimi olarak ele alınmalı.Freud gibi her durumu cinsellikle açıklamak yerine erkekle kadın arasındaki hani o yıllardır kafa yorulan anlayamama durumunun bir sonucu olarak kendilerini daha iyi anlayan erkeklerin (ki aynısı kadınlar için de geçerli) kapalı bir çevre yaratmaları şeklinde anlaşılabilir.Erkekler arasında hiçbir kadının giremeyeceği o kopmaz bağ bir çok filmde ve dizide işlenmiştir..Friends’de Ross-Chandler-Joey ya da Monica-Rachel-Phoebe üçlüsü olsun,Sex and the City’deki Carrie,Samatha,Miranda ve Charlotte olsun benim ilk aklıma gelen “bromance” durumları.Ülkemizde de Behzat Ç. deki Harun-Hayalet-Akbaba üçlüsü de buna örnek olabilir.Aslında bunu konu başlı başına bir araştırma konusu olabilir.Neyse bu kadarı filmdeki karakterlerimizin arasındaki ilişkiyi anlamak adına yeterli.

bizim-büyük-çaresizliğimiz1
Bu film hikayeye dayanan bir film olmadığı için sonrasını ve ya aralarındaki yaşananları daha da fazla anlatmak boşa olur diye düşünüyorum zira gerçekçi sinemanın tüm özelliklerini taşıyarak ekrana yansıyan planlardaki derinliği,hikayeye büyük etkisi olan sözlü olmayan oyunculukları anlatamayacağım için izlemek tek çare kalıyor.Ender ve Çetin’in aynı kıza aşık olma durumu(daha çok isteği gibi de algılanabilir) Nihal’le vucüt buluyor ve iki orta yaşlı adam bir genç kız üzerinden hayatlarındaki çaresizliklerinin girdabına kapılıyorlar.Hiçbir şekilde bunu ifade edemeyen ender ve çetin kızın da hayatına müdahil olamıyorlar ve tek taraflı bu “aşk” sadece deyim yerindeyse lafta kalıyor ve hiçbir zaman yaşanamıyor.Tabi bu da başlı başına bir çaresizlik yaratıyor ikilinin hayatlarında.
Genelde bu film gibi dialogların az olduğu,akışının durağan olduğu bir filme sanat filmi ithamı yapıştırılıyor olsa da ithamı bir kenara bırakarak her planında,her karesinde, her sekansıyla çokca şey anlatan bu tür filmleri başka gözle izlemek değil “okumak”tır önemli olan.Gerçi bu konu da başka bir tartışma konusu ama bilinmesi gereken bir şey var ki bu tür filmleri izlemek yeterli değildir ve asıl film izlendikten sonra kafada oluşan soruların cevaplandırılmasıyla başlar.Yönetmen izleyiciyi ekrana getirdiği derdini çözmede bir katılımcı olarak içine sokabiliyorsa tartışmanın, asıl filmin başarısı bunla ölçülebilir diye düşünüyorum.Yoksa izleyici  tüketimci mantığıyla hoşca vakit geçirmeyi amaç ediniyorsa,verdiği paranın karşılığını almak istiyorsa gitmesin böyle filme,kendisini diğer salonda Recep İvedik bekliyor,ona girebilir.

ScreenHunter_61 Feb. 06 15.24
Sonuç olarak Seyfi Teoman’dan bize kalan kıymetli bir yapıtın yanı sıra gerçekten de sinema diliyle oldukça gerçekçi ve samimi bir dünya yaratıyor bize.Ender -Nihal- Çetin üçlüsünün o garip ilişkisinin yanı sıra Ankara’nın o kasvetli ve açıklanamaz şehveti de başka şeyler anlatabiliyor bize.

*
Share/Save/Bookmark

3 Haziran 2012 Pazar

Bu filme "bağlanmak yok"

 Üstüne koca endüstrilerin kurulduğu bir laf vardır herkesin bildiği.“Sex sells” yani  cinselllik her zaman satar.Bu kadim söz öyle geçerlidir ki sinemadan reklam sektörüne müzikten dergicilik sektörüne de her alanda bolca kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir.Sinemada da endüstrinin her zaman başvurduğu sihirli bir formüldür.Buna örnek olarak da  genç kuşağın sevdiği Ashton Kutcher ve Natalie Portman’ı buluşturan bir film No Strings Attached, türkçesi Bağlanmak yok.Yönetmenliğini Ivan Reitman’ın yaptığı senaryosunun Elizabeth Meriwether’a ait olduğu 2011 yapımı filmde usta oyuncu Kevin Kline da yer alıyor. 


Her oyuncunun kariyerinde bunun gibi filmler yer almıştır.Daha çok genç kuşağı hedef alan bu tarz filmler yukarıda bahsettiğimiz gibi başarısı kanıtlanmış formül temelinde seyretmektedir ve bu filmde de aynı seyir devam etmektedir.Genç doktor adayı Emma(Natalie Portman) erken yaşta babasını kaybederek her ne kadar göstermese de derinden bir acı yaşıyor ve çocukluk arkadaşı Adam(Ashton Kutcher) ise kendisine abayı yakmış durumdadır.Ama ciddi ilişkilerden korkan Emma aralarındaki ilişkiyi sadece fiziksel bir ortaklığa indirip fazla ilerlemesini istememektedir.Esas kız taş,esas oğlan da karizma olunca aralarındaki bu fiziksel birliktelik amiyane tabirle “fuck buddy”lik müessesesi filmin seyir zevki yüksek tarafını oluşturuyor.Emma aslında herhangi bir sevgi durumundan rahatsız zira ne kadar çok severse o kadar üzüleceğini düşünüyor.Adam ise o da aynı durumda,ünlü babasının çocukca davranışları yüzünden o da ilişkiler konusunda hala çocukca davranıyor.Her iki taraf da ciddilik konusunda amatör olduklarından kendilerini için en iyi olanın bedensel bir birlikteliğin olduğunda karar kılıyorlar.Gerçi seks partneri olarak Natalie Portman’ın olması erkek seyirciler için komediden ziyade dram yaşattığı kesin.Aynı şey kadın seyirciler için de geçerli sanırım.Neyse gel zaman git zaman kahramanlarımız için işler istedikleri gibi ilerlemiyor ve aralarında aşk kıvılcımları çakmaya başlıyor.

Bir romantik komedinin amacı olarak iyi bir seyirlik sunsa da çoğu zaman tempo sorunu yaşamıyor da değil.Özellikle senaryo anlamında hiç mi hiç doyurucu değil.Sadece belden aşağı esprilere dayanan mizahı bir noktadan sonra sıkıyor.Göz zevkimizi doyuran Natalie Portman’ın varlığı ise ayrı bir muamma.V for vendetta olsun,Star Wars olun,Leon olsun,son dönemde oscar kazandıran Black Swan olsun son derece başarılı yapımlarda yer alan Portman için bu filmde oynamanın ne anlamı var bilmiyorum.Tek aklıma gelen heralde o dönemde yeni bir ev ya da araba almış olmalı ki onun taksidini ödemek için bu yapımda yer alıyordur.Şaka bir yana böyle bir filmde yer alarak vaktini harcamasına içim elvermiyor hele kariyeri anlamında daha ciddi projelerde yer almak varken.Ashton Kutcher için ise söylenecek birşey yok.Zira genç kızların sevgilisi olarak zaten bu tür filmlerin gediklisi kendisi.Bu filmde de kendi standartında bir performans sunuyor. 

 
Sonuç olarak hem romantik kısmında hem de komedi kısmında ciddi problemlere sahip olsa da izleseniz birşey kaybetmeyeceğiniz türden bir film.Yani kısacası güzeli seyretmek sevap ise bolca sevaba gireceğiniz kesin.
*
Share/Save/Bookmark

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Kes (Kerkenez)

kes (1)kes1969da10064541

Barry Hines’in  “A Kestrel For a Knave” adlı romanından Ken Loach’un kalemiyle senaryoya adapte edilen “KES“ türkçe çevirisiyle “Kerkenez” 60’lı yılların sonunda ingiltere’nin küçük bir kasabasında varolma savaşı veren sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatan şiirsel bir destan sunuyor bize..

   Kes 1      
60’lı yılların sonu,avrupa ve dünya 68 kuşağının getirdiği heyecan ve romantizmle çok farklı bir yere doğru ilerlerken tamamen bunlardan habersiz insanların kendi hayatlarını yaşama derdinde varolma savaşlarını izliyoruz.Pink Floyd şarkılarından fırlamış gibi duran sıradan,dumanlı,gri bir kasabada yine another brick in the wall şarkısındaki gibi insanı adeta “leave them kids alone”diye bağırma isteği uyandıran öğretmenlerle çevrili yozlaşmış eğitim sisteminde kendi kişiliğini yaratmaya çalışan bir çocuk etrafında ilerliyoruz.

kes footballEvi terk eden baba,çalışan ilgisiz bir anne,her türlü eziyeti esirgemeyen madende ağır işçi abi’den bunalan ve kendi yaşıtları arasında da kabul görmeyen (adıyla müsemma kendi deyimiyle kötü ama o kadarda kötü olmayan bir çocuk) Billy Casper bütün bu itilmişliklerin arasında kendine bir nefes alma sahası yaratıyor ve evlerinin yakınında bulduğu bir Kerkenezi eğitme işine girişiyor.Buradaki metafor ise insanın daha iyi yaşamak adına kurduğu sistemdeki boşlukların insanları nasıl derin mutsuzluğa ittiği ve bunun sonucu olarak doğadan kendini koparan insanın yine doğaya dönüş isteğidir. Terkedilmekten o kadar korkar hale gelen insanoğlu yine bir kuşu beslemek bahanesiyle tutsak altına alması ve zaman geçtikten sonra bırakıp gitmediğini görünce şaşırması aslında ne kadar da doğadan koptuğumuzun işareti.Tabi filmdeki doğaya dönüş de şimdikilerdeki gibi yapay doğaya dönüşlerden değil.Ormanın ortasına kocaman çiftlikler dikip yabani hayvanların girmemesi için çitler çeken insanların doğaya dönüşlerinden bahsetmiyorum zira onlar kendi hayvanlıklarının(!) farkına varmadıklarından başka hayvanlardan korkar durumdalar.Bilmiyorlar ki doğadaki en zararlı hayvan yine insandır..

bastards-kes-590x350
Kahramanımız Billy Casper tüm bu zorluklar karşısında tamamen kendi savunma mekanizmasını soyutlamak üzerine kuruyor.Bütün insanlardan kaçıyor ve ikili ilişkilerini minimum düzeye indiriyor.Kuş eğitimi aslında onun bir uğraşı değil hayatının ta kendisi oluyor. Filmin bir yerinde iş bulma kurumundan bir yetkilinin “hobin var mı?” sorusuna hayır diye cevap verişinin sebebi de budur.Kerkenezi onun hobisi değil hayatın bütün çürümüş değerlerinden kaçıp sevgiyi ve emeği keşfettiği bir yaşam alanıdır onun için..

00323

Bu arada yönetmen Ken Loach’a da değinme gerek.İşçi sınıfının sinemasal şairi 1969 yılında sinematografisinin başında daha ikinci filminde kalitesini gösteriyor ve yıllarca ilmik ilmik öreceği gerçekci sinema kültürünün başlangıcına tanık oluyoruz bu filmiyle.Bu aralar İngiltere’deki isyan dalgasına değinen Yas tutmayın,Örgütlenin başlıklı The Guardian gazetesine verdiği demeçlerde de yıllar önce bu filmiyle bize gösterdiği kişisel ya da bu günlerdeki gibi toplumsal isyanın nedeni olarak gençlere güven verebilecek bir ekonomik altyapının kurul(a)mamış olmasının altını çiziyor ama yine de gençlere umutlarını kaybetmemelerini ve bunun için savaşmalarını salık veriyor.
(söz konusu yazı için bknz )

*
Share/Save/Bookmark