istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2014 Cumartesi

Bu Otel Başka Otel


Wes anderson'un büyülü hayal gücünden çıkmış diğer bütün filmlerinin alameti farikalarını taşıyan kelimenin tam anlamıyla görsel bir şölen Büyük Budapeşte Oteli. İstanbuldaki Londra oteli,Las Vegas'taki Paris Oteli gibi başka ülkelerdeki metropollere atıfta bulunan otel benzetmesiyle Doğu avrupanın hayali Zubrowka şehrinde kaplıca banyolarıyla ve entaresan tipleriyle meşhur Büyük Budapeste Oteli'inde hayatını işine adamış konsiyerj M. Gustave (Ralph Fiennes)  ve filmin başında sahibi olarak tanıdığımız sonradan gençliği ile hikayemize dahil olan M. Moustafa (Murray Abraham) yani namı diğer Zero'yla beraber görsel bir maceraya çıkıyoruz.


Wes Anderson'u bilen bilir.Kadrajı  kusursuz bir simetri içinde binbir renk ile doludur. Enteresan tiplerin enteresan hikayelerini konu alır.Hikaye kadar içinde geçtiği sahne de başroldedir. Artık alametifarikası sayılabilecek sinema anlayışıyla afişinin üstünde adının yazmasına gerek kalmayacak derece kendi ile özdeşleşmiştir.İş dünyasında da geçerlidir bu durum. Eğer bir firma logosundan adını çıkartacak kadar insanların aklında yer edinmişse o firma olmuştur artık. Aynı hesap Wes Anderson'un filmlerinde de geçerli artık. Her karesinin ayrı ayrı izlenmesi gerektiği gibi sahneler,kadrajlar akıp giderken mutkala birşeyleri tam yakalayamıyormuş hissine kapılıyor insan. İste bu yüzden filmleri art arda izlenebilecek ve asla bıktırmayacak cinsten.Film akarken rastgele bir sahnenin ortasından durdurun ve dakikalarca bakın, abartı yok sıkılmazsınız.
Filme girmeden hazırlıklı olmak gerek zira  her karesinden bir ünlü fışkırabiliyor. Bir nevi amerikan bağımsız sinemasının all starı diyebiliriz.


Filme gelirsek 1985 yılında bir parkta elinde Büyük Budapeste Oteli kitabını okuyan kız ile karşılaşırız. Söz konusu kitabın yazarını canlandıran Tom Wilkinson kitabı yazmasına vesile olan egzantirik adam Mr. Moustafa (Murray Abraham) ile  1968 yılında genç haliyle (jude Law)  tanışmasını ve  ve otelin nasıl kendisine geçtiğine dair sohbetine tanıklık ederiz. İşte esas hikaye burada başlıyor ve 1932 yılından otelin en şaşaalı yıllarına gidiyoruz. Nevi şahsına münhasır otelin herşeyi Mr. Gustave H. (Ralph Fiennnes)  ile tanışırız. Müşterilerini bir ev sahibi edasıyla ağırlayan her daim güzel kokan,jilet gibi giyinen Mr. Gustave ile yeni yetme bellboy Zero ile esas kahramanlarımızla  tanışmış oluruz. Yaşlı ve zengin kadın misafirlerine biraz daha fazla özen gösteren özellikle yakın  arkadaşlıklarından hoşlanan Gustave otelin hatırı sayılır müşterilerinden Madame D.(Tilda Swinton)'nin ölümüyle şoke olur. Vasiyetnamesinde çok değerli paha biçilemez Elma Tutan Çocuk tablosunu Gustave'a bırakan Madame D.'nin şüpheli ölümü ve tekinsiz oğlu Dmitri (Adrien Brody) ile amansız hafiyesi Jopling (Willem Dafoe) 'in tabloyu geri alma girişimleri kahramanlarımızı son derece absürt ama bir o kadar da komik bir kovalamayacaya sürükler.Bu kovalamaca sırasında perde ünlüler geçidine sahne olur. Madam D.'nin süpheli ölümünde kilit rolü olan aşçıbaşı Serge (Mathieu Amalric),otel sahibinin ve Madame D.'nin vasiyetinden sorumlu avukat Kovacs (Jeff Goldblum), uçuk hapishane tiplemesi Ludwig (Harvey Keitel), olayı araştıran subay Henckels (Edward Norton), yanağındaki garip doğum lekesiyle bile güzel pastacı yamağı Agatha (Saoirse Ronan), Madam'ın hizmetçisi Clotilde (Lea Seydoux), garip bir okadar da güçlü çapraz anahtar örgütünden hızır gibi yardıma koşan  M.Ivan (Bill Murray), otelin diğer zaman dilimlerindeki çalışanları M.Chuck (Owen Wilson), M. Jean (Jason Schwartzman)..Ve bütün bu güçlü oyunlar karşısında hiç ezilmeyen Zero lakaplı göçmen lobby boy Tony Revolori. Tamamen karakterleri ile bütünleşen asla ticari bir hamle gibi algı yaratmayan oyuncu çeşitliliğiyle arka fondaki masalsı ambiyansa oyunculuk bolca görsel katkı sağlıyor.

İki dünya savaşı arasında Avrupa'nın kanlı kaosa sürükleneceği yıllarda bu denli insanın içini ısıtan, iyi hissetmesini sağlayan güzelliklerin merkezi Budapeşte Oteli'nin şatafatının sonu tıpkı o yıllardaki Avrupa'nın bütün kaideleri yerle bir edercesine değişmesini, açıkça Nazi Almanyasına ZZ armasıyla atıfta bulunan askerlerin oteli doldurmasıyla son bulmuş oluyor.Kelimenin tam anlamıyla hayatının ta kendisi olan oteli siyah üniformalarıyla askerlerin sarmış olduğu gören Gustave'ın deyişiyle bir daha oraya ayak basmayacağını söylemesi aslında otelin 30lu yıllardaki o şatafatlı günlerinin bitmiş olduğunu, Nazi tehdidinden sonra Doğu Avrupayı etkisi altına alan komünist estetiğin oteli nasıl değiştirdiğini tanık oluruz. Tabi bunu tersten olarak en başta gördüğümüz haliyle anlarız.



Ülkemizdeki galasını İstanbul film festivali ile yapan ve öncesinde  Berlin film festivalinden büyük juri ödülüyle dönen Büyük Budapeste Oteli Wes Anderson  filmografisinde hakkettiği yerde duracağı kesin. Diğer filmlerindeki kaliteyi koruyan ve çıtasını yükselten Anderson kesinlikle amerikan bağımsız sinemasına kat kat fazla geldiği aşikar. Daha çok avrupa sineması estetiğine yakın duran Anderson'un sonrasında gelecek filmlerini şimdiden merak ediyoruz. Her karesi sanatsal işçilikle dolu bu görsel şölenin bir değil birden fazla izlenmesini şiddetle tavsiye ederim.

*
Share/Save/Bookmark

8 Nisan 2013 Pazartesi

Bir şarkının peşinden koşmak


Geçen sene Sundance film festivalinde büyük juri ödülü aldıktan sonra,Baftalarda ve Amerikan Akademi ödüllerinde de en iyi belgesel ödülüyle dönen Malik Bendjelloul’un belgesel filmi  Searching for sugar man (Bir Şarkının Peşinde)’de yetmişli yıllarda iki albüm sonrası sessizliğe bürünen Sixto Rodriguez’in garip ama hayli ilginç yaşamına ortak oluyoruz. İstanbul Film festivali çerçevesinde seyirciyle buluşan ‘Searcing for Sugar Man’ bir müzik belgeselinden çok bir inanç belgeseli olarak nitelendirsek daha doğru demiş oluruz.. Amerika’da tutulmayıp dünyanın öbür ucundaki Güney Afrika’da Elvis’ten bile meşhur olan ama birbirlerinden haberdar olmayan insanların hayatlarını onu bulmaya adamaları nereden bakılırsa bakılsın fonunda müzik de olsa bir inanç hikayesidir. Hele bunu asıl güzel kılan müzik gibi esasında sanat dalı olsa da endüstrisinin getirdiği acımasızlıkla adının vefasızlıkla eşit sayıldığı bir ortamda böylesine vefalı ve inançlı bir kitleye tanık olmak paha biçilemez.


Konuyu biraz daha açmak gerekirse Detroit’in izbe mekanlarında sanatsal anlamda var olmaya çalışan genç Rodriguez’in şansı onu duyan yapımcılar sayesinde döner. Ama bu şans maalesef uzun sürmez ve iki albüm hezimeti sonrası endüstrini onu da içinde eritir gider. Bütün bunlar amerika içinde olur, oysaki dünyanın öteki ucunda apartheid sistemi yüzünden suların durulmadığı güney afrikada, yaşanan haksızlıklara göğüs germeye çalışan kızgın kalabalıkların sesi olur ve filmde de bir çok kez bahsedildiği gibi Elvis’ten bile daha meşhur olur. Tabi işin garip yanı, bugünün bütün iletişim olanaklarından yoksun bir dünyada ne Güney Afrika’da kimse onu tanır, ne de Rodriguez de dünyanın bir diğer ucunda şansının yaver gittiğini bilir. İşte belgeselin esas omurgasını oluşturan bir avuç müzik delisi, hayatlarını Rodriguez’i bulmak uğruna bu işe adarlar.
Tabi bunu anlatırken yer yer kahkalara boğulur, yer yer de Rodriguez’in yaşadıklarını gördükçe içimiz burkulur. Bunu da belgesel filmlerde görmeye pek alışık olmadığımız dramaya yakın bir kurguyla izleriz. Zaten belgeseli diğer belgesellerden ayıran, aldığı ödüllere de hak veren bu kurgusudur kesinlikle. Bir kurcama film misali her daim yüksek temposuyla izleyeni adeta perdeye kitlemesini biliyor. Eski usul sıkıcı belgesel anlayışı gibi amacın sadece bir şeylerin bilgisini vermek olmadığını çok güzel hissettiriyor.


Sixto Rodriguez’den de biraz bahsetmek gerek. Bob Dylan gibi bir ozanın zamanı olarak adlandırıldığı halk müziğinin rock’n’roll a evrildiği bir zamanda, hele hispanik müziğin daha revaçta olmadığı bir devirde yaptığı işlerin kalitesi anca yıllar geçtikçe anlaşılmış ve müzik tarihinde vaktinde değer verilmemiş sanatçılar kategorisinin en başında yer almasına neden olmuştur. Müzik akademisyenlerinin yaptığı değerlendirmelerde o zamanın teknik şartlarına göre hayli ilerde eserler ortaya koymuş ve sahip olduğu politik kimlikle de zamanın ruhunu yansıtmış bir sanatçıydı Rodriguez. Ama işte olmayınca olmuyordu. Müzik endüstrisinin sivri dişleri arasında maalesef kaybolup gitti Rodriguez.. Heyhat kader bu, kuzey yarım kürede değeri bilinmezken güney yarım kürede bir ilaha dönüşecektir. Çünkü müzik öyle güzel bir şeydi ki acı çeken insanların ortak dili olmuştur hep. Amerikadaki ispanyol kökenli birinin hayata dair serzenişleri, Afrikada ayrımcılık gören siyahların isyan ateşinin fitilini yakmaya yeterdi. Üstünden yıllar geçse de halk kahramanlarının 90’larda ülkelerine gelişini es geçmemişler ve kapalı gişe konserlerle vefa denilen duygunun müziğin temeli olduğunu anlatmıştır Güney Afrika halkı. Aslında Rodriguez üzerine ne anlatsak boş aslında, müziğine kulak versek yeter.





*
Share/Save/Bookmark

6 Nisan 2013 Cumartesi

Senin annen bir melekti yavrum



Avustralya'nın kartpostallara konu olacak güzelliğindeki sahil kasabasında şehir burjuvazisinin neden yaşadığını bilemeyen iki bireyi Liz ve Poz'un ergenlik çağındaki oğulları ile yaşadıkları çapraz ilişkiyi konu alan Two Mothers(Yasak Aşk)'a Sundance film festivalindeki prömiyerinden sonra Avrupadaki ilk prömiyerini İstanbul Fim Festivalinde yaptı. İlk önce adından yola çıkarak filme değinmek gerek. Orijinal adının çevirisi "İki Anne"nin hikayesi anlatan film çevirmenlerin önyargılarına maruz kalarak Yasak Aşk olarak adlandırılmış. Sinema sanatının esas amacı olarak perdeye yansıttıklarının izleyicide birşeyler uyandırması esastır, ya da bu tarz filme soyunan yönetmenlerin isteği budur diye düşünüyorum. Bu filmde de orta yaş krizine giren iki annenin sınıfsal bir konformizmden de yola çıkarak toplumun genel kabul görmüş normlarına aykırı bir ilişki ağı yaratmaları üstüne konuşulması tartışılması gereken bir konu. Yasak Aşk diye adlandırmak filme yapılacak en büyük haksızlıktır diye düşünüyorum. Daha filme girmeden, derinlemesine incelemeden bir kanıya varmak yanlış olur.

İKİ ANNE'nin hikayesine dönecek olursak önce sınıfsal bir çerçeve çizmek gerek. Eşsiz güzellikteki okyanus sahilinde bütün dünya nimetlerinden yararlanan iki ailenin içten içe çürümesin hikayesi bu film. Genç yaşta eşini kaybeden Liz’in en yakınları oğlu, lezbiyenlik boyutunda en yakın arkadaşı Poz ve onun oğludur. Gel zaman git zaman işlerindeki ve ailelerindeki düzen onlara sıkıcı gelmiş olacak ki ergenlik cağındaki, denizden ellerinde sörfleriyle çıkan dalgalı saçlı adonisli oğullarına göz kırpmalarına başka bir anlam veremeyiz tabi ki de.
Hatta gelip geçici bir heves olarak nitelendirmeyip yıllara dayanan bir yumağa dönüşmesine bu bağlamda anlam verilemiyor tabiki. Filmi gözlerinden izlediğimiz orta yaşlı kahramanlarımızın bunun nedenleri üstüne fikir yürütmemeleri ve karikatürüze resmedilen ergen oğulların hiçbir şekilde bunun kökenlerine değinmemeleri filmde anlatılan durumu sorgulama imkanı tanımıyor.
Öyle olunca da sadece izleyiciyi tabu damarından vurmaya çalışan ucuz bir film konumuna getiriyor.Ama öyle olmadığı,ucuz gişe numaralarına başvurulmadığını da hissettiriyor film.
Naomi Watts ve Robin Wright’ın yaşlarına oranla cesur sahneleri, görseli yüksek oyunculukları ve karikatürize erkeklerin mankenlere taş çıkaran halleri bu fikri destekliyor maalesef.

Aile kurumunun ve özellikle onun en önemli yapı taşı olarak atfedilen anne kavramı üzerinden bu sınıfısal yapıyı kurmak oldukça iddialı ve cesur bir iş. Bunun altından kalkmak pek de kolay bir iş değil. Ama yönetmen Anne Fontaine kadın kimliğinden oldukça yararlanarak bir takım sinemasal eksiklikler barındırsa da insanın ve toplumun sınırlarını zorlayan kent burjuvazisinin hazin bir portresini çiziyor.

Bu filmden hareketle biraz da tabu kavramı üzerine düşünmek gerek. İlk önce Freudyen bir temelden Oidipus’a değinmektense daha anlaşılabilir bir örnek verebiliriz. Yakın zamanda neredeyse herkesin izlediği Aşkı memnu fenomeni bunun en basit örneği. Her kime sorulursa sorulsun “biz tasvip etmiyoruz, böyle şeyler bize ters” diyenin bile içten içte açıklayamadığı duygularla izlediği bu ‘yasak aşk’ toplumsal bir resim çizmesi bakımından oldukça yakın bir örnek. Magazin programlarından çok üniversitelerdeki sosyoloji kürsüleri bu konuya daha çok değinmiş olsaydı tabu-yasak aşk ve toplumun buna tepkisi üzerine daha anlamlı düşünmüş olurduk.Ama her ne olursa olsun bu kadar tasvip edilmeyen bir durumun bu kadar ilgi çekmesi başlı başına bir konu.
En basitiyle Freud ‘un totem ve tabusunda bahsettiği bu olgu, topluluklardaki birleşmeleri biyolojik bir bağın aksine toplumun ortaya koyduğu totemlerin belirlediği yönündedir. Darwin’in ilkel sürüsü toplulukların “toplum”a evrilmeleri sürecinde kural olarak koydukları totemlerin modern topluma kadar fiziksel olarak değişsede süregelmesi filmde de bahsedilen kent burjuvazisine kadar dayanıyor. Freud’un meşhur kahramanı Odipus ve onun meşhur kompleksi filmin de aslında ana omurgasını oluşturuyor. Tabi biraz farklı bir yörüngede.Baba figürleri olmayan sadece çocuklar ve annelerin olduğu bu dörtlü ilkel kömünde ensest hikayeden korkulmuş olacak ki anne yerine en az anne kadar yakın birinin seçilmesi  biyolojik olmasa da Frued’un totemine ithafen ensest bir ilişkidir yaşadıkları.


"İki Anne" hem sosyolojik hem de toplumsal sınıfların üzerine düşündüren, insanın sınırılarını zorlayan alt metinde görseli de yüksek karelerle destekleyen yakın zamanın başarılı örneklerinden biri.






*
Share/Save/Bookmark

16 Mart 2013 Cumartesi

İstanbul nisanda festivaliyle güzel

Nisan geldi mi İstanbul hep bir başka güzel olur. Canlı yaşamı çetin kıştan sonra tekrar canlanırken insanların da canlanmasına 32 yıldır vesile olan İstanbul film festivali bu yıl da zengin menüsüyle perdelerini açıyor. 30 Mart- 14 Nisan  arasında gerçekleşecek festivalin geçen hafta açıklanan seçkisi oldukça heyecan verici. Bu sabah satışa çıkan biletlerden bir saat içinde kapabildiklerim bunlar;




*
Share/Save/Bookmark

28 Ağustos 2012 Salı

Hülya Uçansu’ya Sorduk

Sinema denilince hep güzel oyuncular,yakışıklı aktörler gelir.Ama sinema öyle büyük bir deryadırki içinde setçisinden,ışıkcısına her tür emekçi hizmet eder.Festivalcilik denilince de ilk akla gelen isimlerden biridir Hülya Uçansu.Sinema günlerini koca bir festivale çevirenlerin başında gelen,25 yılını bu uğurda geçirmiş tam bir festival emekçisi.Değerli görüşlerini bizlerle paylaştığı için kendisine huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ederim.Sinemada kendisine nice 25 yıllar daha dilerim.Keyifli okumalar…

120609-093032-443432-CB

Dile kolay tam 25. yıl İstanbul Film Festivali denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sinema günleri diye çıkılan bu yolda prestijli uluslararası bir festivale kadar giden bir gelişim göstermek hele hele ülkemiz şartlarında hayli şaşırtıcı ve bir o kadar da takdir edilmesi gereken bir konu. Yola ilk koyulduğunuzda hem kişisel anlamda hem de festival anlamında bu noktalara kadar gelebileceğinizi düşünüyor muydunuz?

Bu sorunuzu kitabın arka kapağında Alin Taşçıyan’ın yazdığı bir cümleden alıntıyla yanıtlamak isterim:  Bu çalışmaya başladığımız zaman bize teslim edilen bu kıymetli görevi elinden geldiği kadar iyi yapmaya çalışan bir avuç idealisttik. Bu heyecanlı idealistlerin bilgi, birikim ve emeğinin üzerine yıldan yıla kurumsallaşan İstanbul Kültür Sanat Vakfı  (İKSV) gibi ciddi bir yapılanma da eklenince uluslararası başarıya ulaşıldı.

Hayat hikayenizde sinema sevgisini ilk olarak dedenizin işlettiği sinemada filmleri izleyerek edindiğinizi söylüyorsunuz. Sizce sinema sevgisi çok küçük yaşlarda edinilmesi gereken bir özellik midir? Bunu şundan soruyorum, günün birinde milli eğitim bakanı olsanız ilkokul düzeyinde müfredata sinema dersleri koyar mıydınız?

Ben insanın yaşam çizgisinin çocuklukta aldığı eğitim, öğrenim ve alışkanlıklardan oluştuğuna inanıyorum. Buna en iyi örnek benim kendi hayatım.  Bu söylemin karşığını kitapta bulabilirsiniz.
Günün birinde milli eğitim bakanı olsaydım yapacağım ilk iş çocuklara yeni şeyler öğrenmeyi, merak etmeyi, farklı ufuklara yelken açacak kafa yapısı geliştirmeyi mümkün kılan bir eğitim sistemini getirmek olurdu. Ne yazık ki bu hedefler, bu yıl yasalaştırılan 4+4+4 sistemiyle mümkün olamaz.
Müfredata sinema koymakla hiçbir şey çözülmez. Çocuklar önce en genel anlamında “öğrenmeyi” sevmeliler; “merak ederek yeni şeyler keşfetmeye” açık olmalılar.  Üst başlık: sanat, alt başlık: sinema sevgisi kaçınılmaz olarak arkadan gelir.  Çünkü sanat ve sinema gibi kavramlar hayatımızı güzelleştiren, zenginleştiren alanlardır.
676813806739

Kariyerinizin başlarına baktığımızda Sinematek Derneğinde Onat Kutlar’ın asistanlığıyla başladığınızı görüyoruz. Türk sinema tarihinde Sinematek’in ve Onat Kutlar’ın katkısı tartışılmaz. Bu oluşumun merkezinde olmak, Onat Kutlar ile çalışmak nasıl bir duyguydu? Sizin gelişimizdeki katkısı nelerdir?

İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde henüz bir öğrenciyken yolum Türk Sinematek Derneği’ne düştü ve Onat Kutlar gibi başlı başına “bir derya” olan bir kültür adamımızla tanışma şansına sahip oldum.  Onat Kutlar, edebiyat, sinema, fotoğraf, bale, klasik Türk müziği gibi çok geniş yelpazede derin bilgisi olan bir Rönesans adamıydı. Cömert karakteri nedeniyle de bu bilgisini yakınındaki dostlarıyla paylaşmaktan büyük sevinç duyardı. Hayatımın en büyük şansıdır o tanışma ve birlikte çalışma.

12 Eylül gazabına uğrayan Sinematek’in misyonunu şu an sinema ve sanat dünyasının lokomotifi, sizin de yıllarınızı verdiğiniz İKSV’nin sürdürdüğünü düşünüyor musunuz?

İKSV’ nin kurumsallığı, sürekliliği ve düzenlediği festivallerin programlarındaki kaliteyi hiçbir zaman düşürmemesi nedeniyle sorduğunuz soruya olumlu yanıt veriyorum.
Gönül isterdi ki, ülkemizde sanat festivalleri düzenlemesinde lokomotif olma görevi daha başka kurumlar tarafından da paylaşılsın. Ne yazık ki sanat alanında nitelikli düzenlemeler yapmak pahalı bir çalışma alanıdır, büyük özveriler ister, bunu da her ekip başaramaz.  
Plastik sanatlar alanında İKSV dışında Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, İstanbul Modern gibi özel sektör tarafından desteklenen çok değerli kurumlar var. Ama tiyatro ve sinema gibi alanlarda uluslararası boyutta çok uzun yıllardır nitelikten ödün vermeden bu kadar uzun ömürlü olabilen başka bir kurum ülkemizde yok sanırım.

Uluslararası İstanbul Film Festivalinin yanı sıra yeniden canlanan Antalya ve Adana başta olmak üzere Malatya olsun, Mardin olsun ülkenin geneline yayılan film festivalleri bolluğu yaşanıyor. En son sineması olmayan Tunceli’de bile film festivali düzenlenmeye başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Sinema İstanbul’un tekelinden çıkıp en ücra köylere kadar yayılabilir mi yakın gelecekte?

Sinemayla ilgili çalışmaların ülkemizin çeşitli kentlerine, kasabalarına, hatta ücra köylerine kadar uzanmasını hiç kuşkusuz çok yararlı buluyorum. Gerek Antalya, gerek Adana festivalleri olsun, ülkemizde düzenlenen bu etkinliklerin hepsinin kendisine model olarak İstanbul Film Festivali’ni aldığını söylemek çok yanlış olmazdı sanırım.
Geçmişlerinin eskiliği nedeniyle Antalya ve Adana’yı kenara koyarsak, diğer irili ufaklı festival çalışmalarının hangilerinin kalıcı olacağını zaman gösterecek. Ama kalıcı olmasalar dahi yaptıkları çalışmaların yüzünü çağdaş dünyaya çeviren gençler için çok yararlı olacağına inancım bütün.

Yine kariyerinize baktığımızda Venedik, Chicago, San Sebastian, Torino, Roma gibi prestijli sinema festivallerinden juri üyeliği ve başkanlığı yaptığınızı görüyoruz.Bir kıyaslama yapacak olursanız festivalcilik anlamında Türkiye dünya ve Avrupa ortalamasında nerede duruyor?

Dünyada düzenlenen film festivallerini “kapasiteleri” itibariyle en geniş anlamda 3 kategoride sınıflandırabiliriz.
Birinci sınıf: Cannes, Berlin, Venedik. Dünya sinema sektörünün lokomotifi olan büyük festivaller. Son yıllarda Toronto’nun da bu sınıfı zorladığını düşünüyorum. İstanbul’un buraya ulaşması hiçbir zaman söz konusu olamaz.

İkinci sınıf: Aralarında İstanbul’un da bulunduğu orta ölçekli festivaller. San Sebastian, Rotterdam, Taormina v.s.
Üçüncü sınıf:  Ve diğerleri:  Onların sayısı belli değil. Elimizde resmi bir istatistik olmamakla birlikte dünyada son yıllarda irili ufakli 3.000 e yakın festival düzenlenmekte olduğu söyleniyor.
İstanbul ait olduğu kategoride gerek programlarının, gerekse düzenlemelerinin niteliği sayesinde daima göz önünde olan, gelen önemli yönetmenlerin ülkelerine dönüşlerinde festivalimizin fahri elçiliğini üstlendiği bir etkinliktir. Bütün bunların üzerine bir de efsanevi İstanbul kentinin güzelliğini eklerseniz, festivalimizin hiçbir zaman sırtının yere gelmeyeceğini görürsünüz☺.

Genel olarak sinema ödüllerine baktığımızda Oscar ödülleri tarzı hem sektör hem de izleyici ekseninde ödül sisteminin ne yazık ki oluşturulamadığını görüyoruz. Ya az izlenmiş ama sanat yönü ağır basan filmlere ödül verilerek seyirci ve yapımcılar ödüle küstürülmüş,ya da tam tersi çok izlenmiş,içi boş filmlere ödül verilerek prestij anlamında kayıplar yaşanmış.Bu ikilemi giderebilecek tamamen tarafsız bir ödül sistemi kurulamaz mı acaba?

Sorunuz İstanbul Film Festivali (İFF) ile ilgili ise, orada ben bir sorun görmüyorum. İFF’nin seçtiği jürilerin niteliği itibariyle tarafsız ödül sistemi orada  zaten mevcut.

İKSV’deki 25 yıllık çalışmanızın ardından yakın zamanda “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları” adında anılarınıza ve deneyimlerinize yer verdiğiniz kitabınız çıktı. Sinema festivalciliği tarihine ışık tutacak sayılı eserden biri oldu. Biraz kitabınızı oluşturma sürecinden bahsedebilir misiniz?

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ndan çeyrek asırlık emekten sonra ayrılış sürecim üzüntülü olmuştu. Aradan geçen 6 yıla bakınca İKSV’nin kendisine hiç yakışmayan bir çifte standard yönetim anlayışı uyguladığı şimdi daha net  görülüyor.
Yazma isteği, o üzüntülü dönemin kendi içimde sürecini tamamlamasından sonra oluştu. Çok ta iyi oldu. Öfkeler, kızgınlıklar sonucunda ortaya çıkacak bir hesaplaşma kitabı bana yakışmazdı. Altı yıllık bir süre yaşananların “demlenmesine” yaradı.
Ortaya çıkışı çok hızlı oldu. İçinde sayısız belge içermesine rağmen, sanıldığından daha hızlı bir sürede “dökülüverdi.”.  Hayatımın son döneminde bana bu kadar büyük sevinç veren başka bir çalışma hatırlamıyorum.  Bir tür ruhumun arınması gibi bir duygu oldu.

İsterseniz biraz da sinemadan bahsedelim. Sizce Türk sinemasın şu anki seyrini nasıl buluyorsunuz?

1990’larda dünya festivaller arenasında yükselen değer iran sinemasıydı. Ancak İran sineması Kiarostami, Makmalbaf gibi batının kabul ettiği isimler dışında kalıcı başka yönetmen bırakmadan sahneden çekildi ve yerini Türk sinemasına bıraktı.
Türk sinemasının dünya sinema tarihindeki yerine bakınca Nuri Bilge Ceylan’ın kalıcı bir yer kazandığı çoktan belli oldu. Ancak güncel dünya festivallerinde Ceylan sinemamızı temsil eden tek isim değil. Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimiz de artık ustalık sınıfına ulaştılar.  Ne mutlu ki arkalarından iyi filmler yapmaya başlayan genç bir kuşak ta geliyor.

Sektör olarak Yeşilçam günlerine tekrar dönüşü olası olarak görüyor musunuz?

Bu soruyu “Yeşilçam sineması” kavramından ne anladığımızı netleştirmeden yanıtlamam yanlış anlaşılmaya neden olabilir.  Yeşilçam sineması dönemi için önem taşıyordu. İzleyiciye sinemayı sevdiren popüler işler üretirdi. O zemin üzerinden şimdi farklı bir genç sinema yükseldi.

Genç kuşak sinemacılarımızın filmleri yurtdışından ödüllerle dönmeye başladılar. Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz? Bu durum sinemamızın kalitesini nasıl etkiler?

Genç sinemacılarımızın dünya festivallerinden ödüllerle dönmesi son derece sevinç ve gurur veren bir durum.  Bu ödüller bundan sonra yetişecek genç kuşaklar için de öykündürücü işlev görecektir.
Burada da kitabın arka kapağından alıntı yapmak isterim. Taşçıyan “İstanbul Fillm Festivali’nin kuruluşu Türkiye sineması için bir dönüm noktasıdır,” diyor. Alin başka bir konuşmasında da kendisinin de ait olduğu genç sinemacılar kuşağı için İFF’nin bir okul görevi gördüğünü söylemişti. Ben bu ifadelere katılıyorum. Bu genç kuşakların sinema bilgilerinin ve sevgilerinin oluşmasında İFF’nin “çorbada tuzu” olduğuna inanıyorum. Ne mutlu emeği geçenlere…


Son olarak Kadir Has ve Boğaziçi üniversiteleri bünyesinde sinema çalışmaları yapıyor, dersler veriyorsunuz. Akademik çalışmaların sinema sanatına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İKSV’den ayrıldığımdan beri altı yıldır Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Sinema Televizyon bölümünde “Kültür Etkinlikleri Yönetimi” adı altında ders veriyorum. Ben bu derslerde sinema değil, genel anlamda festival düzenlemenin tekniğini anlatıyorum; öğrencilere yeni ufuklar açmaya,  genel kültür aktarmaya gayret ediyorum. Akademik çalışmalar gençlere teorik düzeyde sinema bilgisi verir ama film yapmak için bu yeterli değildir.

7162710467_2b59037587_o

Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için;

http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Bir+Uzun+Mesafe+Festivalcisinin+An%C4%B1lar%C4%B1-1626

*
Share/Save/Bookmark

18 Nisan 2011 Pazartesi

Altın Lale "Saç"a gitti!

Bu yıl 30. yılında çoşkuyla kutlanan İstanbul Uluslararası Film Festivali Altın Lale ödülleri ile son buldu.

Altın Lale Uluslararası yarışma En iyi Film: Mikrofon(Ahmet Abdalla) Sac 

Altın Lale Ulusal Yarışma

  • Altın Lale Yılın en iyi Türk Filmi : Saç (Tayfun Pirselimoğlu)
  • En iyi yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu(Saç)
  • En iyi kadın oyuncu: Nazan Kesal(Saç)
  • En iyi erkek oyuncu: Ahmet Mekin(Görünmeyen)
  • En iyi senaryo: Belma Baş(Zefir)
  • En İyi Görüntü Yönetmeni: Birgit Gudjonsdottir (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
  • En iyi Müzik: Ahmet Kenan Bilgiç(Atlıkarınca)

TayfunPirselimoglu

Sinemada insan hakları ödülü

  • Avrupa Konseyi Sinema ödülü(Face): Juanita Wilson (“Yokmuşum gibi”)
  • Juri Özel Ödülü: Sedat Yılmaz(Press)

Radikal Gazetesi Halk ödülü

  • Uluslararası Yarışma : Bizim Büyük Çaresizliğimiz( Seyfi Teoman)--Faydalı Hayat / A Useful Life(Federico Veiroj)
  • Ulusal Yarışma : Atlıkarınca (İlksen Başarır)

Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI Ödülleri

  • Uluslararası yarışma: “Tran Anh Hung'un yönettiği ''İmkansızın Şarkısı/Norwegian Wood”
  • Ulusal Yarışma: Press (Sedat Yılmaz)

AhmetMekin

*
Share/Save/Bookmark

5 Nisan 2011 Salı

Haydi festivale Bir iki

Bilet bulma telaşında festivalden kapabildiklerim.Son derece ilginç işlerden olan bu ikisi katıldıkları diğer festivallerden övgülerle dönmüş iki yapım.Merakla beklemekteyim.Özellikle Genesis ve Lady Jaye'nin şarkısını..

*******
EKİM(OCTUBRE)
Yönetmenler: Daniel Vega & Diego Vega
Oyuncular: Bruno Odar, Gabriela Velásquez, Carlos Gasols
Peru-İspanya-Venezüella / 2010 / 35 mm / Renkli / 83’
İspanyolca; İngilizce ve Türkçe altyazılı
2010 Cannes Belirli Bir Bakış: Jüri Özel Ödülü
Ekim, Peru’nun başkenti Lima’da şehrin koruyucu azizi Mucizeler Efendisi’nin törenlerle anıldığı mor aydır. Clemente de bu ayda bir mucizenin kahramanı oluverir. Tefecilik yaparak son derece sessiz ve mütevazı bir hayat süren Clemente’in hiçbir duygusal ya da kişisel bağı yoktur. Bir gün, tıpkı mucizelerin birdenbire gerçekleşmesi gibi, kapısına bırakılmış bir bebek bulur. Bu beklenmedik durum üzerine sadık müşterisi Sofia’yı bebeğe bakması için işe alır ve bütün şehirde fellik fellik bebeğin annesi olan fahişeyi aramaya başlar.



GENESİS VE LADY JAYE'NİN ŞARKISI
Yönetmen: Marie Losier
ABD-Fransa / 2011 / DigiBeta / Renkli / 75’
İngilizce; Türkçe altyazılı
 2011 Berlin En İyi Belgesel-Teddy Ödülü 
Punk öncesi ve punk sonrası dönemler arasında bir köprü olan Genesis P-Orridge, otuz yıldan uzun zaman müzik, güzel sanatlar ve sinema dünyasında etkili ve yenilikçi bir figür olageldi. Şimdi efsanevi kabul edilen Throbbing Gristle ve Psychic TV gibi performans rock gruplarının kurucusu; aynı zamanda cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirerek biyolojinin sınırlarına da meydan okuyarak on beş yıl boyunca karısı ve sanat partneri olan aşkı Lady Jaye’e benzemek için kadın oldu. Bu film değişim, kimlik, toplumsal cinsiyet politikaları ve sanatsal adanmışlığı ele alan sıra dışı bir aşk hikâyesi.

*
Share/Save/Bookmark