sinema bir mucizedir söyleşileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema bir mucizedir söyleşileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2012 Cuma

Mehmet Açar'a Sorduk


Sinema bir mucizedir olarak bir süredir devam ettirdiğim söyleşilerin dördüncüsünü Mehmet Açar'la gerçekleştirdik.Kendisi sinema yazarları arasında görüşlerine en çok değer verdiğim ve düzenli takip ettiğim yazarların başında geliyor.Sinema yazarlığı ve sektöre dair söyledikleri oldukça önemli.Kendisine buradan da bir kez daha teşekkür ederim.Keyifli okumalar.

Günümüzde teknolojik gelişmeler ve internetin yaygınlaşması sayesinde web üzerinden bilgi paylaşımı had safhada. Sosyal medya ise artık eski usul medya araçlarının alternatifi konumuna geldi. Sinema yazarlığı konusunda da internet artık çok cazip bir alan. Artık eski olarak kabul edilen basılı ve görsel medyadan gelen biri olarak bu yeni mecrayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gelecekte belki herkes internette yazacak. Yani, önemli bir mecra olduğunu kimse inkar edemez. Şu anki haline bakarsak da sürekli gelişme içinde zaten. En iyi yanı başından beri insanların görüşlerini özgürce dile getirebilmesi. Sinemacılar artık sadece gazetelerde, dergilerde çıkan film eleştirilerini değil siteler, bloglar ve sosyal medyada çıkan yorumları da takip edebiliyor; daha geniş bir kitlenin görüşlerinden haberdar olabiliyorlar.

Sayı olarak oldukça fazla girişim var. Peki içerik olarak ne durumdalar sizce?
Açıkçası ben çok takip edemiyorum. Şu iyi bu kötü diyecek durumda değilim. İşte öğrenciler, okurlar arada link gönderiyor. Okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Görebildiğim kadarıyla internette üç ana grup var. Profesyoneller, profesyonel gibi yazan amatörler ve geri kalanlar. Bu geri kalanların içine uzun blog yazıları da giriyor, bir paragraflık yorumlar da... Uzun ya da kısa, kimisi çala kalem yazıyor kimisi diline dikkat ediyor. Bunların bazısı iyi oluyor. Bazısı ise çekilmez. Benim gözlemim, köşe yazarların tarzına özeniliyor. Filmi ya yerin dibine batırıyorlar ya da yere göğe koyamıyorlar. Kişisel görüşler, izlenimler ve duygular yansıtılıyor.

Sinemayla ilgili yazılan bu kadar yazı, bir nevi ağzı olan konuşuyor havası yaratır mı? Ya da başka deyişle eski tarz yazarlığı daha da yüceltir mi?
Takip edebildiğim kadarıyla net'te uzun, kapsamlı analizler pek tercih edilmiyor. Zaten insanların internet'te uzun yazıları pek okumadığını düşünüyorum. Bu açıdan derin analizler ve kapsamlı yorumlar için kitap hala eldeki en önemli kaynak. Zaten analiz ve kuram profesyonellerin, akademisyenlerin işi. Onlar için de basılı kitap internetten çok daha önemli. Demek istediğim, bu işle ciddi olarak ilgilenenler zaten kitapları ve uzman isimleri takip eder. “Eski tarz yazarlık”tan kastınız buysa evet daha da yüceltir. Ama internette yazılıp çizilenler bana hiçbir zaman “ağzı olan konuşuyor” dedirtmemiştir. Kendi adıma ben romanlarım üzerine internetten çıkan bütün görüşleri okumaya çalışıyorum. O çalakalem yazılan görüşler de benim için önemlidir. İleride gazeteler internet ortamında çıkacağı zaman da, bloglar ve sosyal medya olacak. İnternet kendi içinde birçok dala ayrılacak. Gazete, dergi, site, blog, sosyal medya, e-kitap vs...

Bu durumla ilgili sizin de içinde bulunduğunuz Siyad nasıl bır tutum sergiliyor?Destekleyici bir tutumdalar mı yoksa mesafeli mi bakıyorlar?
SİYAD 92 kişilik bir dernek. Ben de sanılanın aksine uygulamalar ve kararlarla ilgisi olmayan düz bir üyeyim. Yeni tüzüğü ve yeni üyelik koşullarını çok iyi bilmiyorum. Başkan olduğum 2005 yılında, şimdilik internet'te yazanları takip edelim, eğer gerçekten iyi bir film eleştirmeni olduğuna inanırsak, aramıza kabul edelim demiştim. Ayrıca üyemiz olup sadece internet'te yazanları da aramızda tutalım dediğimi hatırlıyorum. Şimdi başkan olsam, internet yazarları için yeni kriterler belirlenmesinden yana olurdum herhalde. Ama SİYAD Yönetiminin bu konuda ne yaptığını inanın bilmiyorum. Bence ideal olan blog yazarlarının kendi içinde örgütlenmesi. Zaten SİBB (Sinema Blogları Birliği) kuruldu ve bu, benim için önemli. Keşke sinema akademisyenleri ve araştırmacıları da kendi derneklerini kursa. İnternet'te yazan öğrencilerime soruyorum neden SİYAD'a üye olmak istiyorsun diye. SİYAD'a üye olmak çok önemli diyorlar. Ben bunu pek anlamıyorum. Neden önemli ki? Saygınlık neden SİYAD'la geliyor? Bu işi ciddiye alıyorsanız, iyi yazın, kaliteli yazın, kitap çıkartın ya da sebat edip akademisyen olun. Zaten Türkiye'de sadece film eleştirileri yazaran geçinen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor, benim bildiğim kadarıyla. SİYAD'a girenin de sinema yazarı olarak iş bulma garantisi yok.

Biraz da sinemadan bahsedelim. Sizce Türk sineması şu an ne durumda?
Önce seyirci cephesinden bakalım. Öncelikle komedi seviyorlar. Yıldız seviyorlar: Cem Yılmaz, Ata Demirer gişenin gerçek yıldızları. Komedinin dışında bir şeyler yapıp geniş kitleye ulaşmaya çalışanların işi zor. Ömer Faruk Sorak, Mahsun Kırmızıgül, Çağan Irmak bu işi becerenler arasında. Faruk Aksoy da “Fetih 1453” ile yeni bir kapı açtı... Yapımcı cephesinden bakarsak garantili hiçbir formül yok. Elinizde yıldız ve geniş bir tanıtım bütçesi yoksa, sinema en riskli yatırım. Kumar gibi bir şey... Eleştirmen cephesine gelirsek, iyi filmlerin sayısı az ve seyirci de bu filmleri oynatan salonları doldurmuyor. Hem iyi olup hem de çok seyirci toplayan filmlerin sayısı az... Bir eleştirmenin, yönetmenin ya da yapımcının çıkıp her şey çok iyi demesi mümkün değil. Ama Türkiye'de yerli film seyrediliyor ve bu çok önemli bir şey.

Çok kaliteli yapımlarla yurtdışından sürekli ödül haberleri geliyor. Bu durum sinemamızın kalitesini nasıl etkiler? Sayı olarak artmasını sağlarken aynı oranda içerik kalitesini sağlayabilir miyiz?Ya da kısacası en yakın ne zaman bir Oscar ödülümüz olur?
Oscar işi zor. Bir ülke sinemasının kendine böyle bir hedef koyması da çok doğru değil. Bir futbol takımı şampiyonlar ligini kazanmayı önüne hedef koyabilir. Çünkü orada bir yenme yenilme meselesi var. sinema böyle bir şey değil. Ayrıca Oscar alması bir filmin 'en iyi film” olduğu anlamına gelmiyor. Sanattaki başarı matematiksel olarak ölçülemez ya da spor dallarındaki performanslar gibi... Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes, Semih Kaplanoğlu'nun Berlin başarıları çok önemlidir, değerlidir.

Film sektörünün yanı sıra aynı oranda büyüyen bir de dizi sektörü var. Sizce birbirinden zıt iki sektör müdür bunlar, yoksa birbirini geliştiren iki kardeş sektör mü?
Kardeş tabi ki... Zaten aynı sektör aslında. Daha küçük ölçekli, butik işler yapmak isteyenlerin televizyondan uzak durma özgürlüğü var ama büyük yatırımcıların sadece sinemayla ayakta durması zor, televizyona ya da başka bir alana girmesi şart. Bu arada TV dizilerinin yurt dışı satışları çok önemli. Sadece maddi anlamda değil, manevi olarak da.... Zaten Kültür Bakanlığı da geçenlerde sinemayı stratejik bir sanat olarak görüyoruz diye açıklama yaptı. Hükümet de durumun farkında. Biraz destekle Ortadoğu, Balkanlar ve Türki Cumhuriyetler'deki sinema pazarı daha da büyüyebilir. Bu ülkelerin televizyonlarına içerik satmak, onların sinema salonlarının da yolunu açar.

Son zamanlarda istanbul dünya sineması için cazip setlerden biri haline geldi. Büyük gişe filmleri olsun,reytingi yüksek diziler olsun İstanbul’u fon olarak kullanmaya başladılar. Sizce bu durum geçici midir? Eğer öyle değilse kalıcı olması için neler yapılmalı? Mesela Woody Allen yakın zamanda kamerasını İstanbul’a çevirir mi?
Bu işler için biraz değil, çok ciddi bir devlet desteği gerekiyor. Sinema büyük bir endüstri ve her şey artık çok ticari. James Bond gibi büyük yapımları çekebilmenin yolu destek ve teşvik sistemlerinden geçiyor. Bakan Ertuğrul Günay tüm bunları çok iyi biliyor ve yapılması gerekenler için elinden geleni yapıyor. Woody Allen meselesine gelince. O yanılmıyorsam sadece kolaylık değil, maddi destek de istiyor. Anlaşma sağlanırsa filmin birçok sahnesinde mekan olarak kentin turistik mekanlarını kullanıyor. İstanbul'da geçecek bir Allen filmi çok şık olur elbette. Allen'ın İstanbul'da geçecek bir öykü yazmak konusunda çok zorlanmayacağı da kesin. Ama tüm bunlar için öncelikle Allen'la bir temas kurulması gerekiyor.

Yine oyunculuklarla ilgili, 70’li yılların star sistemine benzer bol yıldızlı filmler görmüyoruz. Klasik Türk sinemasına aşina insanları tekrar sinemalara çekmek açısından yeni bir star sistemi kurulmalı mıdır sizce?
Aslında ben şu anda seyirciyi sinemaya çeken bir star sisteminin olduğuna inanıyorum. Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar ve Ata Demirer'den ala star mı olur? Son yıllarda sadece sinemaya çalışıyorlar ve düzenli projelerle karşmıza geliyorlar. Çektikleri filmler de genelde en çok seyirci toplayan filmler arasına giriyor. Yönetmenlik yönüyle öne çıkan Yılmaz Erdoğan da bence bir star. Nurgül Yeşilçay, Meltem Cumbul gibi başka isimler de eklenebilir bu listeye.

Dünyanın amiral gemisi Hollywood sinemasının su an bir tekrarda oldugu gözleniyor.Eski sevilen filmlerin yeniden çevrimleri,tutmuş seriler ve bol efektli kahraman filmleri şu an revaçta olanlar.Acaba Hollywood üretkenlik anlamında duraklama dönemi mi yaşıyor? Eğer olası bir değişiklik yaşanırsa hangi türde bir gelişme öngörürsünüz?
Hollywood'da ekonomik açıdan ciddi bir sorun yok. Home Entertainment denen ev eğlencesi alanında bazı sorunlar var. DVD pazarı daralıyor, Blu-Ray beklenen ilgiyi görmüyor vb.. Televizyon ekranındaki 3D'yi daha iyi pazarlayıp bu sorunları da aşmayı düşünüyolar. Ama estetik ve artistik olarak bakarsanız, Hollywood'da yıllardır sürüp giden bir yaratıcılık krizi var. Ama kimsenin buna kafayı taktığı da yok. Çünkü süper prodüksiyonların çok büyük bir bölümü gişede bekleneni veriyor. Son yılların en iyi gelişmesi, “Inception”, “Dark Knight” gibi sofistike nitelikler taşıyan süper prodüksiyonların başarısı. Bunlar yapımcıları belki daha özgün işler konusunda cesaretlendirebilir.
*
Share/Save/Bookmark

28 Ağustos 2012 Salı

Hülya Uçansu’ya Sorduk

Sinema denilince hep güzel oyuncular,yakışıklı aktörler gelir.Ama sinema öyle büyük bir deryadırki içinde setçisinden,ışıkcısına her tür emekçi hizmet eder.Festivalcilik denilince de ilk akla gelen isimlerden biridir Hülya Uçansu.Sinema günlerini koca bir festivale çevirenlerin başında gelen,25 yılını bu uğurda geçirmiş tam bir festival emekçisi.Değerli görüşlerini bizlerle paylaştığı için kendisine huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ederim.Sinemada kendisine nice 25 yıllar daha dilerim.Keyifli okumalar…

120609-093032-443432-CB

Dile kolay tam 25. yıl İstanbul Film Festivali denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sinema günleri diye çıkılan bu yolda prestijli uluslararası bir festivale kadar giden bir gelişim göstermek hele hele ülkemiz şartlarında hayli şaşırtıcı ve bir o kadar da takdir edilmesi gereken bir konu. Yola ilk koyulduğunuzda hem kişisel anlamda hem de festival anlamında bu noktalara kadar gelebileceğinizi düşünüyor muydunuz?

Bu sorunuzu kitabın arka kapağında Alin Taşçıyan’ın yazdığı bir cümleden alıntıyla yanıtlamak isterim:  Bu çalışmaya başladığımız zaman bize teslim edilen bu kıymetli görevi elinden geldiği kadar iyi yapmaya çalışan bir avuç idealisttik. Bu heyecanlı idealistlerin bilgi, birikim ve emeğinin üzerine yıldan yıla kurumsallaşan İstanbul Kültür Sanat Vakfı  (İKSV) gibi ciddi bir yapılanma da eklenince uluslararası başarıya ulaşıldı.

Hayat hikayenizde sinema sevgisini ilk olarak dedenizin işlettiği sinemada filmleri izleyerek edindiğinizi söylüyorsunuz. Sizce sinema sevgisi çok küçük yaşlarda edinilmesi gereken bir özellik midir? Bunu şundan soruyorum, günün birinde milli eğitim bakanı olsanız ilkokul düzeyinde müfredata sinema dersleri koyar mıydınız?

Ben insanın yaşam çizgisinin çocuklukta aldığı eğitim, öğrenim ve alışkanlıklardan oluştuğuna inanıyorum. Buna en iyi örnek benim kendi hayatım.  Bu söylemin karşığını kitapta bulabilirsiniz.
Günün birinde milli eğitim bakanı olsaydım yapacağım ilk iş çocuklara yeni şeyler öğrenmeyi, merak etmeyi, farklı ufuklara yelken açacak kafa yapısı geliştirmeyi mümkün kılan bir eğitim sistemini getirmek olurdu. Ne yazık ki bu hedefler, bu yıl yasalaştırılan 4+4+4 sistemiyle mümkün olamaz.
Müfredata sinema koymakla hiçbir şey çözülmez. Çocuklar önce en genel anlamında “öğrenmeyi” sevmeliler; “merak ederek yeni şeyler keşfetmeye” açık olmalılar.  Üst başlık: sanat, alt başlık: sinema sevgisi kaçınılmaz olarak arkadan gelir.  Çünkü sanat ve sinema gibi kavramlar hayatımızı güzelleştiren, zenginleştiren alanlardır.
676813806739

Kariyerinizin başlarına baktığımızda Sinematek Derneğinde Onat Kutlar’ın asistanlığıyla başladığınızı görüyoruz. Türk sinema tarihinde Sinematek’in ve Onat Kutlar’ın katkısı tartışılmaz. Bu oluşumun merkezinde olmak, Onat Kutlar ile çalışmak nasıl bir duyguydu? Sizin gelişimizdeki katkısı nelerdir?

İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde henüz bir öğrenciyken yolum Türk Sinematek Derneği’ne düştü ve Onat Kutlar gibi başlı başına “bir derya” olan bir kültür adamımızla tanışma şansına sahip oldum.  Onat Kutlar, edebiyat, sinema, fotoğraf, bale, klasik Türk müziği gibi çok geniş yelpazede derin bilgisi olan bir Rönesans adamıydı. Cömert karakteri nedeniyle de bu bilgisini yakınındaki dostlarıyla paylaşmaktan büyük sevinç duyardı. Hayatımın en büyük şansıdır o tanışma ve birlikte çalışma.

12 Eylül gazabına uğrayan Sinematek’in misyonunu şu an sinema ve sanat dünyasının lokomotifi, sizin de yıllarınızı verdiğiniz İKSV’nin sürdürdüğünü düşünüyor musunuz?

İKSV’ nin kurumsallığı, sürekliliği ve düzenlediği festivallerin programlarındaki kaliteyi hiçbir zaman düşürmemesi nedeniyle sorduğunuz soruya olumlu yanıt veriyorum.
Gönül isterdi ki, ülkemizde sanat festivalleri düzenlemesinde lokomotif olma görevi daha başka kurumlar tarafından da paylaşılsın. Ne yazık ki sanat alanında nitelikli düzenlemeler yapmak pahalı bir çalışma alanıdır, büyük özveriler ister, bunu da her ekip başaramaz.  
Plastik sanatlar alanında İKSV dışında Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, İstanbul Modern gibi özel sektör tarafından desteklenen çok değerli kurumlar var. Ama tiyatro ve sinema gibi alanlarda uluslararası boyutta çok uzun yıllardır nitelikten ödün vermeden bu kadar uzun ömürlü olabilen başka bir kurum ülkemizde yok sanırım.

Uluslararası İstanbul Film Festivalinin yanı sıra yeniden canlanan Antalya ve Adana başta olmak üzere Malatya olsun, Mardin olsun ülkenin geneline yayılan film festivalleri bolluğu yaşanıyor. En son sineması olmayan Tunceli’de bile film festivali düzenlenmeye başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Sinema İstanbul’un tekelinden çıkıp en ücra köylere kadar yayılabilir mi yakın gelecekte?

Sinemayla ilgili çalışmaların ülkemizin çeşitli kentlerine, kasabalarına, hatta ücra köylerine kadar uzanmasını hiç kuşkusuz çok yararlı buluyorum. Gerek Antalya, gerek Adana festivalleri olsun, ülkemizde düzenlenen bu etkinliklerin hepsinin kendisine model olarak İstanbul Film Festivali’ni aldığını söylemek çok yanlış olmazdı sanırım.
Geçmişlerinin eskiliği nedeniyle Antalya ve Adana’yı kenara koyarsak, diğer irili ufaklı festival çalışmalarının hangilerinin kalıcı olacağını zaman gösterecek. Ama kalıcı olmasalar dahi yaptıkları çalışmaların yüzünü çağdaş dünyaya çeviren gençler için çok yararlı olacağına inancım bütün.

Yine kariyerinize baktığımızda Venedik, Chicago, San Sebastian, Torino, Roma gibi prestijli sinema festivallerinden juri üyeliği ve başkanlığı yaptığınızı görüyoruz.Bir kıyaslama yapacak olursanız festivalcilik anlamında Türkiye dünya ve Avrupa ortalamasında nerede duruyor?

Dünyada düzenlenen film festivallerini “kapasiteleri” itibariyle en geniş anlamda 3 kategoride sınıflandırabiliriz.
Birinci sınıf: Cannes, Berlin, Venedik. Dünya sinema sektörünün lokomotifi olan büyük festivaller. Son yıllarda Toronto’nun da bu sınıfı zorladığını düşünüyorum. İstanbul’un buraya ulaşması hiçbir zaman söz konusu olamaz.

İkinci sınıf: Aralarında İstanbul’un da bulunduğu orta ölçekli festivaller. San Sebastian, Rotterdam, Taormina v.s.
Üçüncü sınıf:  Ve diğerleri:  Onların sayısı belli değil. Elimizde resmi bir istatistik olmamakla birlikte dünyada son yıllarda irili ufakli 3.000 e yakın festival düzenlenmekte olduğu söyleniyor.
İstanbul ait olduğu kategoride gerek programlarının, gerekse düzenlemelerinin niteliği sayesinde daima göz önünde olan, gelen önemli yönetmenlerin ülkelerine dönüşlerinde festivalimizin fahri elçiliğini üstlendiği bir etkinliktir. Bütün bunların üzerine bir de efsanevi İstanbul kentinin güzelliğini eklerseniz, festivalimizin hiçbir zaman sırtının yere gelmeyeceğini görürsünüz☺.

Genel olarak sinema ödüllerine baktığımızda Oscar ödülleri tarzı hem sektör hem de izleyici ekseninde ödül sisteminin ne yazık ki oluşturulamadığını görüyoruz. Ya az izlenmiş ama sanat yönü ağır basan filmlere ödül verilerek seyirci ve yapımcılar ödüle küstürülmüş,ya da tam tersi çok izlenmiş,içi boş filmlere ödül verilerek prestij anlamında kayıplar yaşanmış.Bu ikilemi giderebilecek tamamen tarafsız bir ödül sistemi kurulamaz mı acaba?

Sorunuz İstanbul Film Festivali (İFF) ile ilgili ise, orada ben bir sorun görmüyorum. İFF’nin seçtiği jürilerin niteliği itibariyle tarafsız ödül sistemi orada  zaten mevcut.

İKSV’deki 25 yıllık çalışmanızın ardından yakın zamanda “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları” adında anılarınıza ve deneyimlerinize yer verdiğiniz kitabınız çıktı. Sinema festivalciliği tarihine ışık tutacak sayılı eserden biri oldu. Biraz kitabınızı oluşturma sürecinden bahsedebilir misiniz?

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ndan çeyrek asırlık emekten sonra ayrılış sürecim üzüntülü olmuştu. Aradan geçen 6 yıla bakınca İKSV’nin kendisine hiç yakışmayan bir çifte standard yönetim anlayışı uyguladığı şimdi daha net  görülüyor.
Yazma isteği, o üzüntülü dönemin kendi içimde sürecini tamamlamasından sonra oluştu. Çok ta iyi oldu. Öfkeler, kızgınlıklar sonucunda ortaya çıkacak bir hesaplaşma kitabı bana yakışmazdı. Altı yıllık bir süre yaşananların “demlenmesine” yaradı.
Ortaya çıkışı çok hızlı oldu. İçinde sayısız belge içermesine rağmen, sanıldığından daha hızlı bir sürede “dökülüverdi.”.  Hayatımın son döneminde bana bu kadar büyük sevinç veren başka bir çalışma hatırlamıyorum.  Bir tür ruhumun arınması gibi bir duygu oldu.

İsterseniz biraz da sinemadan bahsedelim. Sizce Türk sinemasın şu anki seyrini nasıl buluyorsunuz?

1990’larda dünya festivaller arenasında yükselen değer iran sinemasıydı. Ancak İran sineması Kiarostami, Makmalbaf gibi batının kabul ettiği isimler dışında kalıcı başka yönetmen bırakmadan sahneden çekildi ve yerini Türk sinemasına bıraktı.
Türk sinemasının dünya sinema tarihindeki yerine bakınca Nuri Bilge Ceylan’ın kalıcı bir yer kazandığı çoktan belli oldu. Ancak güncel dünya festivallerinde Ceylan sinemamızı temsil eden tek isim değil. Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimiz de artık ustalık sınıfına ulaştılar.  Ne mutlu ki arkalarından iyi filmler yapmaya başlayan genç bir kuşak ta geliyor.

Sektör olarak Yeşilçam günlerine tekrar dönüşü olası olarak görüyor musunuz?

Bu soruyu “Yeşilçam sineması” kavramından ne anladığımızı netleştirmeden yanıtlamam yanlış anlaşılmaya neden olabilir.  Yeşilçam sineması dönemi için önem taşıyordu. İzleyiciye sinemayı sevdiren popüler işler üretirdi. O zemin üzerinden şimdi farklı bir genç sinema yükseldi.

Genç kuşak sinemacılarımızın filmleri yurtdışından ödüllerle dönmeye başladılar. Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz? Bu durum sinemamızın kalitesini nasıl etkiler?

Genç sinemacılarımızın dünya festivallerinden ödüllerle dönmesi son derece sevinç ve gurur veren bir durum.  Bu ödüller bundan sonra yetişecek genç kuşaklar için de öykündürücü işlev görecektir.
Burada da kitabın arka kapağından alıntı yapmak isterim. Taşçıyan “İstanbul Fillm Festivali’nin kuruluşu Türkiye sineması için bir dönüm noktasıdır,” diyor. Alin başka bir konuşmasında da kendisinin de ait olduğu genç sinemacılar kuşağı için İFF’nin bir okul görevi gördüğünü söylemişti. Ben bu ifadelere katılıyorum. Bu genç kuşakların sinema bilgilerinin ve sevgilerinin oluşmasında İFF’nin “çorbada tuzu” olduğuna inanıyorum. Ne mutlu emeği geçenlere…


Son olarak Kadir Has ve Boğaziçi üniversiteleri bünyesinde sinema çalışmaları yapıyor, dersler veriyorsunuz. Akademik çalışmaların sinema sanatına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İKSV’den ayrıldığımdan beri altı yıldır Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Sinema Televizyon bölümünde “Kültür Etkinlikleri Yönetimi” adı altında ders veriyorum. Ben bu derslerde sinema değil, genel anlamda festival düzenlemenin tekniğini anlatıyorum; öğrencilere yeni ufuklar açmaya,  genel kültür aktarmaya gayret ediyorum. Akademik çalışmalar gençlere teorik düzeyde sinema bilgisi verir ama film yapmak için bu yeterli değildir.

7162710467_2b59037587_o

Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için;

http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Bir+Uzun+Mesafe+Festivalcisinin+An%C4%B1lar%C4%B1-1626

*
Share/Save/Bookmark