14 Eylül 2012 Cuma
Mehmet Açar'a Sorduk
28 Ağustos 2012 Salı
Hülya Uçansu’ya Sorduk
Sinema denilince hep güzel oyuncular,yakışıklı aktörler gelir.Ama sinema öyle büyük bir deryadırki içinde setçisinden,ışıkcısına her tür emekçi hizmet eder.Festivalcilik denilince de ilk akla gelen isimlerden biridir Hülya Uçansu.Sinema günlerini koca bir festivale çevirenlerin başında gelen,25 yılını bu uğurda geçirmiş tam bir festival emekçisi.Değerli görüşlerini bizlerle paylaştığı için kendisine huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ederim.Sinemada kendisine nice 25 yıllar daha dilerim.Keyifli okumalar…
Dile kolay tam 25. yıl İstanbul Film Festivali denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sinema günleri diye çıkılan bu yolda prestijli uluslararası bir festivale kadar giden bir gelişim göstermek hele hele ülkemiz şartlarında hayli şaşırtıcı ve bir o kadar da takdir edilmesi gereken bir konu. Yola ilk koyulduğunuzda hem kişisel anlamda hem de festival anlamında bu noktalara kadar gelebileceğinizi düşünüyor muydunuz?
Bu sorunuzu kitabın arka kapağında Alin Taşçıyan’ın yazdığı bir cümleden alıntıyla yanıtlamak isterim: Bu çalışmaya başladığımız zaman bize teslim edilen bu kıymetli görevi elinden geldiği kadar iyi yapmaya çalışan bir avuç idealisttik. Bu heyecanlı idealistlerin bilgi, birikim ve emeğinin üzerine yıldan yıla kurumsallaşan İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) gibi ciddi bir yapılanma da eklenince uluslararası başarıya ulaşıldı.
Hayat hikayenizde sinema sevgisini ilk olarak dedenizin işlettiği sinemada filmleri izleyerek edindiğinizi söylüyorsunuz. Sizce sinema sevgisi çok küçük yaşlarda edinilmesi gereken bir özellik midir? Bunu şundan soruyorum, günün birinde milli eğitim bakanı olsanız ilkokul düzeyinde müfredata sinema dersleri koyar mıydınız?
Ben insanın yaşam çizgisinin çocuklukta aldığı eğitim, öğrenim ve alışkanlıklardan oluştuğuna inanıyorum. Buna en iyi örnek benim kendi hayatım. Bu söylemin karşığını kitapta bulabilirsiniz.
Günün birinde milli eğitim bakanı olsaydım yapacağım ilk iş çocuklara yeni şeyler öğrenmeyi, merak etmeyi, farklı ufuklara yelken açacak kafa yapısı geliştirmeyi mümkün kılan bir eğitim sistemini getirmek olurdu. Ne yazık ki bu hedefler, bu yıl yasalaştırılan 4+4+4 sistemiyle mümkün olamaz.
Müfredata sinema koymakla hiçbir şey çözülmez. Çocuklar önce en genel anlamında “öğrenmeyi” sevmeliler; “merak ederek yeni şeyler keşfetmeye” açık olmalılar. Üst başlık: sanat, alt başlık: sinema sevgisi kaçınılmaz olarak arkadan gelir. Çünkü sanat ve sinema gibi kavramlar hayatımızı güzelleştiren, zenginleştiren alanlardır.
Kariyerinizin başlarına baktığımızda Sinematek Derneğinde Onat Kutlar’ın asistanlığıyla başladığınızı görüyoruz. Türk sinema tarihinde Sinematek’in ve Onat Kutlar’ın katkısı tartışılmaz. Bu oluşumun merkezinde olmak, Onat Kutlar ile çalışmak nasıl bir duyguydu? Sizin gelişimizdeki katkısı nelerdir?
İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi’nde henüz bir öğrenciyken yolum Türk Sinematek Derneği’ne düştü ve Onat Kutlar gibi başlı başına “bir derya” olan bir kültür adamımızla tanışma şansına sahip oldum. Onat Kutlar, edebiyat, sinema, fotoğraf, bale, klasik Türk müziği gibi çok geniş yelpazede derin bilgisi olan bir Rönesans adamıydı. Cömert karakteri nedeniyle de bu bilgisini yakınındaki dostlarıyla paylaşmaktan büyük sevinç duyardı. Hayatımın en büyük şansıdır o tanışma ve birlikte çalışma.
12 Eylül gazabına uğrayan Sinematek’in misyonunu şu an sinema ve sanat dünyasının lokomotifi, sizin de yıllarınızı verdiğiniz İKSV’nin sürdürdüğünü düşünüyor musunuz?
İKSV’ nin kurumsallığı, sürekliliği ve düzenlediği festivallerin programlarındaki kaliteyi hiçbir zaman düşürmemesi nedeniyle sorduğunuz soruya olumlu yanıt veriyorum.
Gönül isterdi ki, ülkemizde sanat festivalleri düzenlemesinde lokomotif olma görevi daha başka kurumlar tarafından da paylaşılsın. Ne yazık ki sanat alanında nitelikli düzenlemeler yapmak pahalı bir çalışma alanıdır, büyük özveriler ister, bunu da her ekip başaramaz.
Plastik sanatlar alanında İKSV dışında Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, İstanbul Modern gibi özel sektör tarafından desteklenen çok değerli kurumlar var. Ama tiyatro ve sinema gibi alanlarda uluslararası boyutta çok uzun yıllardır nitelikten ödün vermeden bu kadar uzun ömürlü olabilen başka bir kurum ülkemizde yok sanırım.
Uluslararası İstanbul Film Festivalinin yanı sıra yeniden canlanan Antalya ve Adana başta olmak üzere Malatya olsun, Mardin olsun ülkenin geneline yayılan film festivalleri bolluğu yaşanıyor. En son sineması olmayan Tunceli’de bile film festivali düzenlenmeye başladı. Bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Sinema İstanbul’un tekelinden çıkıp en ücra köylere kadar yayılabilir mi yakın gelecekte?
Sinemayla ilgili çalışmaların ülkemizin çeşitli kentlerine, kasabalarına, hatta ücra köylerine kadar uzanmasını hiç kuşkusuz çok yararlı buluyorum. Gerek Antalya, gerek Adana festivalleri olsun, ülkemizde düzenlenen bu etkinliklerin hepsinin kendisine model olarak İstanbul Film Festivali’ni aldığını söylemek çok yanlış olmazdı sanırım.
Geçmişlerinin eskiliği nedeniyle Antalya ve Adana’yı kenara koyarsak, diğer irili ufaklı festival çalışmalarının hangilerinin kalıcı olacağını zaman gösterecek. Ama kalıcı olmasalar dahi yaptıkları çalışmaların yüzünü çağdaş dünyaya çeviren gençler için çok yararlı olacağına inancım bütün.
Yine kariyerinize baktığımızda Venedik, Chicago, San Sebastian, Torino, Roma gibi prestijli sinema festivallerinden juri üyeliği ve başkanlığı yaptığınızı görüyoruz.Bir kıyaslama yapacak olursanız festivalcilik anlamında Türkiye dünya ve Avrupa ortalamasında nerede duruyor?
Dünyada düzenlenen film festivallerini “kapasiteleri” itibariyle en geniş anlamda 3 kategoride sınıflandırabiliriz.
Birinci sınıf: Cannes, Berlin, Venedik. Dünya sinema sektörünün lokomotifi olan büyük festivaller. Son yıllarda Toronto’nun da bu sınıfı zorladığını düşünüyorum. İstanbul’un buraya ulaşması hiçbir zaman söz konusu olamaz.
İkinci sınıf: Aralarında İstanbul’un da bulunduğu orta ölçekli festivaller. San Sebastian, Rotterdam, Taormina v.s.
Üçüncü sınıf: Ve diğerleri: Onların sayısı belli değil. Elimizde resmi bir istatistik olmamakla birlikte dünyada son yıllarda irili ufakli 3.000 e yakın festival düzenlenmekte olduğu söyleniyor.
İstanbul ait olduğu kategoride gerek programlarının, gerekse düzenlemelerinin niteliği sayesinde daima göz önünde olan, gelen önemli yönetmenlerin ülkelerine dönüşlerinde festivalimizin fahri elçiliğini üstlendiği bir etkinliktir. Bütün bunların üzerine bir de efsanevi İstanbul kentinin güzelliğini eklerseniz, festivalimizin hiçbir zaman sırtının yere gelmeyeceğini görürsünüz☺.
Genel olarak sinema ödüllerine baktığımızda Oscar ödülleri tarzı hem sektör hem de izleyici ekseninde ödül sisteminin ne yazık ki oluşturulamadığını görüyoruz. Ya az izlenmiş ama sanat yönü ağır basan filmlere ödül verilerek seyirci ve yapımcılar ödüle küstürülmüş,ya da tam tersi çok izlenmiş,içi boş filmlere ödül verilerek prestij anlamında kayıplar yaşanmış.Bu ikilemi giderebilecek tamamen tarafsız bir ödül sistemi kurulamaz mı acaba?
Sorunuz İstanbul Film Festivali (İFF) ile ilgili ise, orada ben bir sorun görmüyorum. İFF’nin seçtiği jürilerin niteliği itibariyle tarafsız ödül sistemi orada zaten mevcut.
İKSV’deki 25 yıllık çalışmanızın ardından yakın zamanda “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları” adında anılarınıza ve deneyimlerinize yer verdiğiniz kitabınız çıktı. Sinema festivalciliği tarihine ışık tutacak sayılı eserden biri oldu. Biraz kitabınızı oluşturma sürecinden bahsedebilir misiniz?
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ndan çeyrek asırlık emekten sonra ayrılış sürecim üzüntülü olmuştu. Aradan geçen 6 yıla bakınca İKSV’nin kendisine hiç yakışmayan bir çifte standard yönetim anlayışı uyguladığı şimdi daha net görülüyor.
Yazma isteği, o üzüntülü dönemin kendi içimde sürecini tamamlamasından sonra oluştu. Çok ta iyi oldu. Öfkeler, kızgınlıklar sonucunda ortaya çıkacak bir hesaplaşma kitabı bana yakışmazdı. Altı yıllık bir süre yaşananların “demlenmesine” yaradı.
Ortaya çıkışı çok hızlı oldu. İçinde sayısız belge içermesine rağmen, sanıldığından daha hızlı bir sürede “dökülüverdi.”. Hayatımın son döneminde bana bu kadar büyük sevinç veren başka bir çalışma hatırlamıyorum. Bir tür ruhumun arınması gibi bir duygu oldu.
İsterseniz biraz da sinemadan bahsedelim. Sizce Türk sinemasın şu anki seyrini nasıl buluyorsunuz?
1990’larda dünya festivaller arenasında yükselen değer iran sinemasıydı. Ancak İran sineması Kiarostami, Makmalbaf gibi batının kabul ettiği isimler dışında kalıcı başka yönetmen bırakmadan sahneden çekildi ve yerini Türk sinemasına bıraktı.
Türk sinemasının dünya sinema tarihindeki yerine bakınca Nuri Bilge Ceylan’ın kalıcı bir yer kazandığı çoktan belli oldu. Ancak güncel dünya festivallerinde Ceylan sinemamızı temsil eden tek isim değil. Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimiz de artık ustalık sınıfına ulaştılar. Ne mutlu ki arkalarından iyi filmler yapmaya başlayan genç bir kuşak ta geliyor.
Sektör olarak Yeşilçam günlerine tekrar dönüşü olası olarak görüyor musunuz?
Bu soruyu “Yeşilçam sineması” kavramından ne anladığımızı netleştirmeden yanıtlamam yanlış anlaşılmaya neden olabilir. Yeşilçam sineması dönemi için önem taşıyordu. İzleyiciye sinemayı sevdiren popüler işler üretirdi. O zemin üzerinden şimdi farklı bir genç sinema yükseldi.
Genç kuşak sinemacılarımızın filmleri yurtdışından ödüllerle dönmeye başladılar. Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz? Bu durum sinemamızın kalitesini nasıl etkiler?
Genç sinemacılarımızın dünya festivallerinden ödüllerle dönmesi son derece sevinç ve gurur veren bir durum. Bu ödüller bundan sonra yetişecek genç kuşaklar için de öykündürücü işlev görecektir.
Burada da kitabın arka kapağından alıntı yapmak isterim. Taşçıyan “İstanbul Fillm Festivali’nin kuruluşu Türkiye sineması için bir dönüm noktasıdır,” diyor. Alin başka bir konuşmasında da kendisinin de ait olduğu genç sinemacılar kuşağı için İFF’nin bir okul görevi gördüğünü söylemişti. Ben bu ifadelere katılıyorum. Bu genç kuşakların sinema bilgilerinin ve sevgilerinin oluşmasında İFF’nin “çorbada tuzu” olduğuna inanıyorum. Ne mutlu emeği geçenlere…
Son olarak Kadir Has ve Boğaziçi üniversiteleri bünyesinde sinema çalışmaları yapıyor, dersler veriyorsunuz. Akademik çalışmaların sinema sanatına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İKSV’den ayrıldığımdan beri altı yıldır Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Sinema Televizyon bölümünde “Kültür Etkinlikleri Yönetimi” adı altında ders veriyorum. Ben bu derslerde sinema değil, genel anlamda festival düzenlemenin tekniğini anlatıyorum; öğrencilere yeni ufuklar açmaya, genel kültür aktarmaya gayret ediyorum. Akademik çalışmalar gençlere teorik düzeyde sinema bilgisi verir ama film yapmak için bu yeterli değildir.
Kitapla ilgili ayrıntılı bilgi için;
http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Bir+Uzun+Mesafe+Festivalcisinin+An%C4%B1lar%C4%B1-1626
*Hülya Uçansu’ya Sorduk
9 Ağustos 2012 Perşembe
Harika Uygur’a Sorduk
Hiçbir zorluğunu görmedim; aksine konforundan yararlanıyorum. Burası ile orada arasında tek fark eğer seni işe alan bir yapımcın ve yönetmenin var ise sana sonsuz bir güven duyuyorlar. Bu güven bende minnettarlık yaratıyor. Beni daha yaratıcı ve çalışma hevesli kılıyor. Eğer tek bir zorluk söylemem gerekir ise burada ingilizce bilen oyuncu sayısının azlığı hepsi bu.
Bu soru üzerine çok düşündüm. Bugün sadece sinema filmleri ile başarılı olmuş ama baktığında dizide kariyer yapamamış bir çok iyi oyuncu var. En önemli şey cast. Nerede doğru oturuyor buna bakmak lazım. Herşey dengiyle olmalı. Ben oyunculara yetenekli ve ya değil diye bakamıyorum. Oyunculuk yetenek işi değil kalp işi. Kalbini beynine gözüne taşıyabilme işi.
Set terbiyesi ve oyuncuya yaklaşım ahlakı kazandırdı. Benim dönemimde yönetmen yardımcısı iken; oyuncudan kostum getirmesini bile istemek için cümlelerimizi büyük bir dikkatle seçerdik. Herkes ve herşey büyük bir saygı çerçevesinde yapılırdı. Hala büyük organizasyonların içinde yer almış olmanın hayatıma etkisini taşıyor; işe bakar iken de saygı ile yaklaşmaya özen gösteriyorum. Hala bireysel çalışmama ragmen ekip ruhuna inanıyor; çalıştığım her insanı ekibin değerli üyesi olarak görüyorum.
Salı ve perşembe günleri oyuncu görüşmeleri yapıyoruz. İster ajansı olsun ister olmasın randevu alan her oyuncuyla belli materyalleri yanında oldugu sürece görüşüyoruz. Showreel, CV ve headshot fotoğrafı şartı koştuk. Bu anlamda bir farkındalık oluşturmaya çalışıyorum. Bir oyuncu elini kolunu sallayarak bir görüşmeye gitmemeli; karşında ki sana bakar sen ona bakarsın sonuç koca bir sıfır.
İyi rol yapmak mı? Oyunculuk tam tersi rol yapmamaktır. Diğer birikimler elbet birgün ve mutlaka birgün bir karakterde işine yarar.
Her karakter için ister istemez kafanda bir görüntü oluşuyor; masum bir karakter araken kaşları ince alınmış saçları röfleli bir karaktere ister istemez yaklaşamıyorsun. Dolayısyla böyle bir fotograf gördüğünde şeçmeye çağıramıyorsun. Bu yüzden işte fotograf önemli. En doğal halinle çakilmiş headshotlar olmalı. Yetenek dediğiniz şey ise audition sırasında verilen auditionda karakteri ne denli ortaya çıkardığınla doğru orantılı.
Ne aradığını bilmeyen kendi kafasında net olmayan bir karakteri dogru brief veremeyen yönetmenler. Halbuki elinde bir senaryo var paylaştığın bu senaryoda senarist karakteri senaryo da anlatıyor. Eğer bir cast direktörü ile çalışıyorsan bırak sana yardımcı olsun. Güven duy.
Harika Uygur’a Sorduk
30 Temmuz 2012 Pazartesi
Kerem Akça’ya Sorduk
Sinema Bir Mucizedir olarak başlattığımız sinema söyleşilerinin ilkini sinema yazarı Kerem Akça ile gerçekleştik.Yeni dönem internet sinema yazarlığından,Türk ve dünya sinemasına değin her konua girdik,genel anlamda sinema dünyası çerçevesini belirlemeye çalıştık.Değerli görüşlerini bizlerle paylaştığı için kendisini buradan bir kez daha teşekkürü borç biliriz.Keyifli okumalar.
Günümüzde teknolojik gelişmeler ve internetin yaygınlaşması sayesinde web üzerinden bilgi paylaşımı had safhada.Sosyal medya ise artık eski usul medya araçlarının alternatifi konumuna geldi.Sinema yazarlığı konusunda da internet artık çok cazip bir alan.Artık eski olarak kabul edilen basılı ve görsel medyadan gelen biri olarak bu yeni mecrayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Belli bir gelişme olduğu muhakkak. Bu durumun hem olumlu hem olumsuz tarafları olabilir. Birincil olarak eskisi gibi bir ‘bilirkişi’nin ya da ‘üstat’ın eğitiminden-öğretiminden geçmeden yazı yazma süreci başlıyor. Bu kontrolsüzlük de bilinçsiz bir yanlış yöne kayma riskini beraberinde getiriyor. Ancak bunun yanında artık her şeyin ulaşılır olması sebebiyle sinema dergilerinin ‘arşiv’ değeri azaldı, bu da sosyal medyayı ve kendini kültürel olarak da geliştirmiş yazarları olması gereken bir noktaya taşıyabiliyor. Elbette bunun için çaba sarf etmek ve doğru bir yol çizmek şart. Bir serbestliğin içinde kaybolmadan önlemler alarak ‘adımlar’ı iyi belirlemek gerekiyor.
Sayı olarak oldukça fazla girişim var.Peki içerik olarak ne durumdalar sizce?
Belli anahtar siteler var bana kalırsa. Onların seviyesine ulaşmak ve bir anlamda senelere yayılıp tecrübelenmek ana düşünce olmalı. ‘Ben oldum’ diyerek bir anda belli bir seviyeye geldiğini düşünmek en yanlış şeydir. Sürekli kendini geliştirmek, üzerine koymak gerekir.
Sinemayla ilgili yazılan bu kadar yazı, bir nevi ağzı olan konuşuyor havası yaratır mı? Ya da başka deyişle eski tarz yazarlığı yüceltir mi?
Eskiden yazmak için bu kadar olanak yoktu. Ancak daha fazla yazı yazdıkça, daha fazla kendini tartma, geliştirme şansına sahip olursunuz. Bu açıdan bence faydalı bir süreç.
Bu durumla ilgili sizin de içinde bulunduğunuz Siyad nasıl bir tutum sergiliyor? Destekleyici bir tutumdalar mı yoksa mesafeli mi bakıyorlar?
SİBB açıldığı için bundan sonra internet yazarlığının SİYAD’a girişi çok da kolay değil gibi. Bana kalırsa ABD’de olduğu gibi böyle bir açılımda bulunmak sektöre yarar sağlayacaktır. Sinema bloglarının birliğinin kısa sürede ‘hakim bir güç’e dönüşmesi önem arz ediyor. Böylece sinema yazarlarının değeri daha da artar. ABD’deki gibi bir güç olabiliriz.
Birazda sinemadan bahsedelim. Sizce Türk sineması şu an ne durumda?
Şu anda bir yeniden başlangıç süreci var bana kalırsa. Eski Yeşilçam’daki ‘fazla üretim’, birazcık dijital teknolojilerin gelişmesiyle de aktif hale geldi. Bu durum popüler sinema adına bir Hollywood kuşağının doğmasını sağlarken, çöp oranını da arttırabiliyor, fazla tüccarın sektöre girmesini de... Ancak yeniden başlangıç eğer çok katmanlı hale getirilecekse, sanat filminin de, popüler filmin de kalitelisi olmalı. Çöp oranı da belli düzeyde kalmalı. Bu sağlıklı bir sürece doğru gidecektir.
Çok kaliteli yapımlarla yurtdışından sürekli ödül haberleri geliyor. Bu durum sinemamızın kalitesini nasıl etkiler? Sayı olarak artmasını sağlarken aynı oranda içerik kalitesini sağlayabilir miyiz?Ya da kısacası en yakın ne zaman bir oskar ödülümüz olur?
90’lar jenerasyonunun Avrupa sineması etkisiyle belli sınırları aşması, böylesi bir süreci başlattı. O zamanın kuşağının devamında da bir güven ortamı oluştu. Artık Türk sineması denince az çok bir şeyler beliriyor insanların gözünde. Yurt dışında da böylesi bir yaklaşım olduğunu kişisel olarak yaptığım fikir alışverişlerinden biliyorum. Bu, kaliteyi arttıran ortak yapımları bizlere kazandırıyor. Ancak Oscar ödülü bambaşka bir strateji ağını beraberinde getiriyor. Ona ulaşmak için festivallerde tanınır olmak gerekmiyor. Çok farklı bir düşünce yapısı... Kulisler, stratejiler daha başka işliyor.
Film sektörünün yanı sıra aynı oranda büyüyen bir de dizi sektörünü var.Sizce birbirinden zıt iki sektör müdür bunlar,yoksa birbirini geliştiren iki kardeş sektör mü?
Türkiye’de dizi sektörünü ‘mecbur sektör’ olarak niteleyebiliriz. Film çekmek veya filmde oynamak isteyenler için oluşan bir kurum bana kalırsa. Bu durum yılda 70 filmin üzerine çıkan bir sinema sektörü olursa değişir mi? Elbette hayır. Ama kalitenin yavaş yavaş artacağını düşünüyorum.
Son zamanlarda istanbul dünya sineması için cazip setlerden biri haline geldi.Büyük gişe filmleri olsun,reytingi yüksek diziler olsun İstanbul’u fon olarak kullanmaya başladılar.Sizce bu durum geçici midir? Eğer öyle değilse kalıcı olması için neler yapılmalı? Mesela Woddy Allen yakın zamanda kamerasını İstanbul’a çevirir mi?
Woody Allen da çevirebilir, Hangover serisi de çevirebilir. İstanbul, her şehir kadar kendi albenisi, zenginlikleri olan bir demografiye sahip. Önemli olan platoların kendini rahat hissedebileceği bir duruma geleceklerini hissetmeleri. Geçici olarak görmüyorum açıkçası.
Peki oyunculuklara bakacak olursak,günümüz oyuncularını nasıl buluyorsunuz? Gelecek vaat eden genç oyuncular kimlerdir sizce?
Jön ve baş kadın oyuncu sıkıntısı var Türk sinemasında. Bu durumun dizi sektöründen kapatılmak istenmesi de bir sıkışmayı beraberinde getiriyor. Eğer sinema sektörü daha doğru bir yola girerse, ‘dizi’ bağından kurtulursa belki böylesi bir oluşum olabilir. Şu anda genç jenerasyondan belli isimlerin böylesi bir ‘oyuncu’ becerisiyle bu kavramı zorladığını düşünüyorum. Ama tanımları koymak için henüz erken.
Yine oyunculuklarla ilgili ,70’li yılların star sistemine benzer bol yıldızlı filmler görmüyoruz.Klasik Türk sinemasına aşina insanları tekrar sinemalara çekmek açısından yeni bir star sistemi kurulmalı mıdır sizce?
Bana kalırsa o dönemin hakim Yeşilçam melodramlarını, komedilerini veya avantürlerini 2000’lere uyarlamak yüzde yüz anlamda perdede canlanmıyor. Komedide TV serüveninden gelen yıldızlar var. Melodramda dizilerin içine sıkışma var. Avantür zaten bir tür olarak uygulanmıyor. Biraz da bu tabanların daha doğru bir süzgeçten geçirilmesi gerek kanımca. Böylece sinemanın sektörleşme sürecinde öyle bir sistemin ‘modernize’ olmasına tanıklık edebiliriz.
Dünya sinemasından da bahsedecek olursak,son zamanlarda hızla yükselen ülke sinemaları nelerdir? Kemikleşmiş Avrupa sinemalarından Fransa,Almanya veya İngiltere’deki gelişmeler sizce nasıl?
Bana kalırsa Fransız sinemasının ana kaynağındaki ‘dünyayı değiştirme’ tabanlı ‘entelektüel’ düşünce halen kendini koruyan bir jenerasyona sahip. Sürekli yenilenmesi de şaşırtıcı değil. ‘Üçüncü Yeni Dalga’ kuşağı 2000’lerde bu açıdan doyurucu ve iz bırakan işler ya da auteur yönetmenler çıkarıyor. Ancak onun dışında sivrilen bir ülke sinemasından söz etmek çok kolay değil. Tamamen kaynaklarda yatan eğilimlerle ilerleyen bir süreç bu. Almanya’da Berlin Okulu jenerasyonu bir şeyler yapmaya çalışıyor. Uzakdoğu’daki üretimde her ülkeden auteurler çıkabiliyor. Yeni Meksika sineması bir jenerasyon çıkardı geri çekildi. İran ve Güney Kore için de aşağı yukarı aynı şeyler söylenebilir. Bu sebeple bana kalırsa keskin bir eğilimin varlığından söz etmek zor. Ama kişisel olarak Tayland, Avustralya ve Japon sinemasındaki yeni kuşakların değişken algılarını tuttuğumu söylemeliyim.
Dünyanın amiral gemisi Hollywood sinemasının su an bir tekrarda oldugu gözleniyor.Eski sevilen filmlerin yeniden çevrimleri,tutmuş seriler ve bol efektli kahraman filmleri şu an revaçta olanlar.Acaba Hollywood üretkenlik anlamında duraklama dönemi mi yaşıyor? Eğer olası bir değişiklik yaşanırsa hangi türde bir gelişme öngörürsünüz?
Hollywood’un kaynağına bakınca her 10 yılda bir bir değişim olduğunu görebilirsiniz. 2000’lerin başında Yüzüklerin Efendisi’nin katkısıyla fantastiğin A sınıfına sıçraması, aksiyonun yaklaşık 15 yıllık hakimiyetini yok etti. İlk 10 yılda çizgi roman uyarlamalarının ve bu türün formüllerinin-alt türlerinin revaçta olmasını sağladı. Ancak bu 10 yıllık dilimin sonuna Inception ve Avatar gibi özgün bilimkurguların sıkışması, şimdi şirketlerin harıl harıl bilimkurgu projesi aramasına yol açtı. Önümüzdeki 15-20 yıl kanımca bu eğilimle yürüyecektir. Yani 1960’ların sonunda 2001: Uzay Yolu Macerası ve Maymunlar Cehennemi’nin katkısıyla A sınıfında bir yol açan ve 70’leri, 80’leri farklı ivmelerle kontrolüne alan tür, yeniden atakta. Çizgi roman uyarlamaları da yavaş yavaş piyasadan çekilecektir ya da ‘bilimkurgu’ yönelimli hikayelere odaklanacaktır.
Hollywood’un yüksek bütçeli yapımlarından bahsetmişken Türkiye’de birkaç örnek dışında yüksek bütçeli filmleri pek göremiyoruz.Bunun temel nedeni olarak neyi görüyorsunuz?
Şu anda sektörün tam olarak ayakları üzerine oturma dönemi. Bu sebeple de çok yüksek bütçeli film üretmek için bir sermaye gerekli. Şirketler ilk projeden girmiyor böylesi ‘büyük risk taşıyan’ bir yükün altına... Ancak önceden kazandıklarıyla yüksek bütçeli filmler çekiyorlar. Fetih 1453’ün tarihi-epiği A sınıfına transfer edip ‘Malkoçoğlu’ tanımıyla bildiğimiz bizim tarihi filmlerimize sınıf atlatması, bir anlamda bu açıdan bir vizyon sağlayacaktır. Ancak ne kadar kalite yükselir ondan şüpheliyim.
Sinemanın pazarlama bir kısmına girecek ama sizin de fikrinizi merak ediyoruz.Dizi filmlerimiz yurtdışında özellikle arap dünyasında hayli revaçta.Fakat sinema filmlerimiz konu olunca bu talebi pek göremiyoruz.Bunun nedeni sizce nedir?
Arap dünyasında çabuk tüketilir şeylere bir ilgi var. ‘Pembe dizi’ düşüncesi övgü yükseliyor kanımca. Bunun da sebebi basit. Kitlenin kültürel duyarlılığı ile alakalı tamamen. Bu sebeple de aslında bu normal ve sinemamızın kalitesini gösteren bir durum.
Son olarak sinema yazarlığı yapmak isteyen gençlere öğütleriniz nelerdir?
Öncelikle bulabildikleri her boş zamanda film izlemeyi denemelerini öneririm. Ardından da sinemayla ilgili araştırmalar yapmalarını, ona bağlantılı kollarda bir şeyleri öğrenmeye çalışmalarını, kendilerine bir yönelim belirlemelerini, bunun devamında da bir yazı dili oluşturmalarını tavsiye ederim. Elbette ki bizim sektörümüzde çok geniş çaplı, İngiltere ve ABD’deki kadar garantili bir ‘omurga’ yok. Bu sebeple de şans faktörü de yanında olmalı herkesin.
Kerem Akça’ya Sorduk
