film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2019 Pazar

!f İstanbul 2019 Film Önerileri


İlk olarak 2002’de düzenlenmeye başlayan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl 18. kez seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor Hatırlayacaksınız geçtiğimiz yılın sonlarında festivalin marka sahibi CGV Mars Grubu festivalin kurucuları ve 17 yıldır direktörlüğünü yapan Serra Ciliv ile Pelin Turgut’u görevden almış ve festivali bir belirsizliğe sürüklenmişti. Festival Şubat 2019’da düzenlenmemiş ve Mars grubu çok da net olmayan bir ifadeyle mayıs ayı gibi düzenlenebileceğini bildirmişti. Sonrasında sinema tarihimize ‘patlamış mısır savaşları’ olarak geçen sinema sahipleri ve yapımcılar arasında yaşanan gelir dağılımındaki tartışmalar yüzünden CGV Mars’ın başı epey ağrıdı. Geçtiğimiz temmuzda yürürlüğe giren yeni sinema yasası ile bu savaş yapımcılar lehine sonuçlanmış gibi gözükse de, devlet sansürünün daha da artmasına sebep olan bu yasa yüzünden uzun vadede kim kaybeden olacağını göreceğimiz bir sürece girdik.Festivale gelecek olursak, !f İstanbul en nihayetinde İstanbul’da 13 Eylül itibariyle kaldığı devam edecek. Festival direktörlüğü görevini de Mustafa Altıoklar’ın kızı, Kısakes kısa film festivali kurucularından Arya Su Altıoklar üstleniyor.  
Festival seçkisine gelecek olursak, maalesef daha önceki yıllarda olduğu gibi beni heyecanlandıran bir seçki olduğunu söylemem zor. Daha çok yeni yönetmenlerin ilk işlerinin olduğu bu programda naçizane tavsiyelerim ve izlemeyi düşündüğüm filmler şu şekilde; 
  • Canción Sin Nombre (Song Without a Name)
Melina Leon’un yazıp yönettiği filmde 1980’de Peru’daki siyasi kriz ortasında kaybolan kızını bulmaya çalışan bir annenin hikayesi. Cannes, Munih, Kudüs film festivallerinde gösterilen film Güney Amerika sinemasına meraklı olanlar için birebir. 
  • Tehran: City Of Love
Eski vücut geliştirme şampiyonu, kilolarından dolayı özgüven eksikliği hisseden sekreter, cesaretini kaybetmiş dindar bir şarkıcı.. İran’da aşka inancını yitirmiş ama yine de peşinden koşan üç ayrı insanın hikayesinin anlatıldığı film özellikle pers sineması severler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım. 
  • Chained For Life
Gerçek hayatta nörofibromatozisi hastalığına bağlı yüz deformitesinenden muzdarip 2013 yapımı Skin under skin filminde oynayan Alan Pearson’un başrolünde olduğu filmde sinemadaki güzellik kavramı üzerine yoğunlaşan bir dramatik yapım
  • Forman vs. Forman
Geçen yıl kaybettiğimiz Çek yönetmen Milos Forman’ın hayatına anlatan bu belgesel, bu yılki seçkide en çok merak ettiğim film diyebilirim. Guguk Kuşu ve Amadeus filmleri ile en iyi yönetmen oscarını iki defa kazanan Forman, bu filmleri dışında benim en sevdiğim filmi 99 yapımı Andy Kaufman’ın hayatını anlattığı Man on the Moon filmi. Belgeselin yönetmeni de en sevdiğim belgesel sinemacılardan Helena Trestikova. Yıllar önce Documentarist İstanbul Belgesel Günleri kapsamında filmleri gösterilmiş ve söyleşisine katılma imkanım olmuştu. 
  • Making Waves: The Art Of Cinematic Sound
Sinema sanatı her ne kadar görsel bir sanat olarak görülse de hakkı verilmeyen bir yönü de ‘işitsel’ tarafıdır. Bana göre perdeye yansıyan ‘şey’in gerçek gücünü ortaya çıkaran onun görsel gücünün ötesinde duyduğumuz gücüdür. Sinema sektöründe ses yaratma sanatçılarının yaratım sürecine nasıl dahil olduklarını hep merak etmişimdir. 
  • Nuestro Tiempo
Cannes film festivalinde 20017’de Silent Light ile Juri Özel ödülü, 2012’de Post Tenebras Lux ile en iyi yönetmen ödülü kazanan Arjantinli sinemacı Carlos Reygadas’ın son filmi Nuestro Tiempo. Geçen sene de Cuaron’un Roma’sının altın aslan aldığı Venedik’te yarışma bölümünde yarışmıştı. 
  • The Dead Don’t Die
Festivalin en ağır topu Jim Jarmush’un Bill Murray, Adam Driver, Tilda Swinton, Steve Buscemi, Danny Glover’lı The Dead Don’t Die filmi kesinlikle. İmkanınız varsa görülmesi gereken bir yapım.
  • Varda par Agnès
Geçtiğimiz mart ayında 90 yaşında kaybettiğimiz Agnes Varda’nın kendi sanat yolculuğunu anlattığı film kesinlikle ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir belgesel. Varda’yı uzun uzadıya anlatmak gereksiz, kendisi geçtiğimiz yüzyılda sinema sanatına damga vurmuş ama maalesef sinema tarihinde hakkı tam verilmemiş bir yönetmen. Mart ayında Agnès Hakkında Her Şey programı ile Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en geniş retrospektifini izlemiştik.Hatta kaderin bir cilvesi bu belgeselini Varda’nın öldüğü gün 29 Mart’ta CKM’de izlemiştim. Unutamam, film başlamadan önce Sinematek yöneticisi Jak Şalom’un anma konuşması oldukça duygusaldı.
  • Saf
Nisan ayında İstanbul film festivali kapsamında izlediğim, hatta festivalde izlediğim en iyi film diyebileceğim Ali Vatansever’in Saf filmini kaçırmamanızı tavsiye ederim. Şu an yaşadığımız dünyanın güncel konuları kentsel dönüşüm ve mülteci sorununu hikayesine çok iyi harmanlayıp, güçlü oyunculuklar daha da güçlendiren bir film. 
Bu bahsettiğim filmler dışında seçkideki diğer merak uyandıran About Endlessnes, Les Miserables, Peri: Ağzı olmayan kız, Lara, The Souvenir gibi filmleri de değerlendirebilirsiniz.
Kült ve efsane filmler bölümünde de Derviş Zaim’in 96 yapımı Tabutta Rövaşata’sının sinema perdesinde yaratacağı etkiyi oldukça merak ediyorum, yine aynı şekilde David Lynch’in Blue Velvet’inin.
İstanbul programının tamamına bakmak isterseniz;
Şimdiden herkese keyifli bir festival dileriz.
*
Share/Save/Bookmark

1 Mayıs 2016 Pazar

35. İstanbul Film Festivali İzlenimleri- Çöl, Toz Ve Rock’n’Roll


Canımız ciğerimiz, on bir festivalin sultanı İstanbul Film Festivali nihayet başladı. Havaların yavaşça ısınmaya başladığı, doğadaki renklerin daha bir canlandığı şu günlerde İstanbul da ayrı bir güzel oluyor. Şehrin en güzel zamanları festival zamanları kesinlikle. Film festivalleri olmasa bir Nijer, filmini hangi dağıtıcı, hangi salonda vizyona sokacaktı? O yüzden film festivalleri iyi ki varlar ve sinemaseverlerin kaliteli yapım açlıklarını bir nebze olsun dindirebiliyorlar.
Bu yılki programın Musikişinas bölümünde yer alan Nijer yapımı Akounak Tedalat Taha Tazoughair / Rain The Color Of Blue With a Little Red In It (2015) göze olduğu kadar kulağa da hitap eden güzel bir yapım. Adının Türkçe karşılığı‘İçinde Biraz Kırmızı Olan Mavi Renkte Yağmur’. Tuareg dilinde “mor” kelimesi olmadığı için Prince’in Purple Rain şarkısına bu şekilde bir atıfta bulunulmuş, çok da hoş olmuş. Filmden önce filmin ismine tav oldum diyebilirim. Filmin, senaryoyu da yazan başrol oyuncusu Mdou Moctar’a dair otobiyografik öğeler taşıdığını söyleyebiliriz.
Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, ülkesinin geleneksel müziğine kendi yorumunu katarak farklı bir ‘sound’ yakalayan Mdou Moctar yeni bir kasabaya çalışma ümidiyle gelir. Çöl hayatının imkânsızlıkları içinde hem yaşam mücadelesi verirken hem de sanatını ileri boyuta taşımaya çalışır. Mor motosikleti ve elektrogitarıyla farklı bir tarz çizen Moctar, yabancılığının da getirdiği gizem ile birden kasabanın en merak edilen kişisi olur ve tüm dikkatler üzerine toplanır. Elektrogitarı ile kendi geliştirdiği müzikal yorumlarla sevenleri artar. Tabii duygusal anlamda da kasabanın kızları bu gizemli yabancıya kayıtsız kalmaz.  Ancak tüm bu ilginin yanı sıra kasabanın diğer müzisyenlerinin kendisine karşı antipati beslemeye başlamaları uzun sürmez.
Yeni ortamına uyum sağlamaya çalışan Moctar, bir yandan dış etkenlerle karşılaşırken diğer yandan ailesi tarafından beklediği desteği göremez. Özellikle babası gitar çalanların uyuşturucu ve alkol batağına saplanacağı önyargısıyla kendince oğlunu korumak ister. İster Nijer’de olsun ister dünyanın başka bir coğrafyasında, ebeveynlerin önyargılarla çocuklarına bu tür engeller koyması demek ki kültürler üstü bir durum. Tüm bu engellemelere karşı tutkusundan vazgeçmeyen Moctar, yeni tanıştığı kişilerle müzik yapmaya başlar, evde ise odasında gizli gizli gitar çalmaya devam eder. Tâ ki babasının gitarını bulup yakmasına kadar. Benim gibi Squier sahibi Moctar ile bu sahnede aynı duyguları paylaştığımı söyleyebilirim. Rakip müzisyenlerin psikolojik baskıların artması bir yana yaşadığı bu olay, ruhsal olarak motivasyonunu düşürse de filmin sonuna doğru gerekli olacak sanatsal yaratım için de katalizör görevi görecektir.
Perdeye yansıyan toz yüklü çöl görüntüsünün aksine insanın içini ısıtan, mor renkli elektrogitarla seyircinin gözünü şenlendiren film, esas gücünü insanın kulağının pasını silen müziklerinden alıyor. Özellikle elektrogitar sesine hayran olanların izlemekten çok, dinlemekten keyif alacakları bir yapım. Filmin tadı damağımda kalan diyenler için de güzel bir haber: Filmin başrol oyuncusu Mdou Moctar ve Moctar´ın bağlı olduğu plak şirketi Sahel Sounds´un kurucusu ve film yönetmeni Christopher Kirkley festival kapsamında 9 Nisan´da Salon´da bir konser verecek.
*
Share/Save/Bookmark

15 Şubat 2015 Pazar

Altın Ayı İran'a gitti



Bu yıl 65.si düzenlenen Uluslararası Berlin Film Festivali (Berlinale)'de altın ayı ödülü İranlı yönetmen Jafar Panahi'nin Taksi filmine verildi. Ülkesinden çıkması yasaklanan Panahi törene katılamazken, yerine ödülü yeğeni gözyaşları içinde kabul etti. Jüri başkanlığını yönetmen Darron Aranoksky'nin yaptığı jurinin dağıttığı ödüller şöyle;
  • En iyi film (Altın Ayı): Cafer Penahi/”Taksi”
  • Jüri Büyük Ödülü: Pablo Larrain/”El Club”
  • En iyi yönetmen: Radu Jude/”Aferim!”ve Malgorzata Szumowska/”Body”
  • En iyi kadın oyuncu: Charlotte Rampling/”45 Years”
  • En iyi erkek oyuncu: Tom Courtenay/”45 Years”
  • En iyi senaryo: Patricio Guzman/”El Boton de Nacar”
  • Alfred Bauer Ödülü: Jayro Bustamante/”Ixcanul”
  • En iyi ilk film: Gabriel Ripstein/”600 Millas”
  • En iyi kısa film(Altın Ayı): Na Young-kil/”Hosanna”
  • Kısa film jüri ödülü: Joanna Arnow/”Bad at Dancing”
*
Share/Save/Bookmark

15 Ekim 2013 Salı

Film Ekimimden 'Sefertası'


Bu yıl Film ekimi kapsamında gösterilen Ritesh Batra’nın ilk uzun metraj filmi Dabba(Lunchbox-Sefertası) Hindistan’ın Mumbai (Bombay) kentinde Harvard profesörlerinin bile gelip araştırma yaptığı sefertası dağıtımın sistemi Dabbawalla ekseninde güzel bir kavuşamama hikayesini anlatıyor.
Filme girmeden önce biraz Dabbawalla sisteminden bahsetmek gerek. Hintçe Dabba sefertası, walla ise adam anlamına gelmektedir. Hepimizin bildiği küçük yuvarlak kutuların üstüste konmasıyla oluşturulan sefer tasının aynısı. Bu kutu adam denilen kişiler her sabah evlerden sefer taslarını toplayıp gerekli yerlere öğlen yemeklerine yetiştiriyorlar. Tabi bu cümle kolay gibi geliyor ama Hindistan’ın o kaosunu düşününce çok da kolay gelmiyor açıkçası. 125 yıllık bir geleneğin ürünü yaklaşık 5.000 dabbawallalar 200.000 sefertasını sorunsuz bir şekilde müthiş bir organizasyon ağıyla dağıtıyorlar. Dile kolay evet ama yılda yaklaşık 65 milyon öğün sorunsuz bir şekilde sahibine ulaştırılıyor. Okuma yazma dahi bilmeyen bu sefertası adamların renk kodları, iç güdüler ve takım çalışmasıyla bu işin altında kalkması hakikaten de profesörleri üstünde çalıştıracak kadar önemli bir konu. Forbes dergisi bu sistemi altı sigma performans değerlemesine tabi tutmuş ve %99.999999 doğruluk oranı vermiş. Yani kısacası 1 milyon dağıtımda 1 tanesi hatalı yere gidiyor.


İşte bu kusursuza yakın sistemdeki 1 hatalı dağıtım sayesinde filmimizin hikayesi çıkıyor ve kocasının ilgisizliğinden yakınıp yemekleriyle tekrar onun ilgisini çekmeye çalışan Ila ve eşinin ölümünden sonra hayatta bir amacı kalmamış emekliliğine yakın Saajan’la tanışıyoruz.
Hikaye bu ya yanlış gelen sefer tasındaki lezzetli yemekleri yiyen Saajan bir sonraki gün bir teşekkür mektubu yazar ve aralarında hayatlarındaki boşlukları doldurabilecekleri bir dostluk bağı oluşur. Saajan devlet dairesinde istihkak muhasebecisi olarak çalışmaktadır. Sıkıcı bir işinin yanı sıra eşinin ölümünden sonra hiçbir beklentisi kalmamıştır. Tek isteği erken emekli olup işinden evinden uzaklaşmaktır. Yerine geçecek olan hayat dolu Shaikh’le bile ilgilenmez, ona ters davranır. Gel zaman git zaman lezzetli yemeklerin yanı sıra dertlerini kederlerini anlatabildiği bir mektup arkadaşı Ila ile her şeyini paylaşır hale gelmiştir. Aynı şey Ila için de geçerlidir. Eşinin ilgisizliğinden bıkmış gündelik işlere boğulmuş bir ev kadını olan Ila’da aynı Saajan gibi onu boğan her şeyden kaçmak istemektedir. Küçük kızının kitabında gördüğü insanların ferah içinde yaşağıdığı Nepal’e gitmek arzusundadır. Saajan’la olan dostlukları zamanla yerini adını koyamadıkları farklı bir duyguya evrilse de her ikisi asıl kendi hayatlarını sorgulamaktadırlar.

Artık Hollywood'da da görmeye alıştığımız Bollywood’un ünlü yüzü İrrfan Khan ve doğu halklarının tüm güzellik öğelerini taşıyan Nimrat Kaur karşılıklı olarak oynamasalar da Hindistan’ın o meşhur kaosuyla beraber hayatın tüm sıkılmışlıkları arasında insanların çıkmazlarını çok güzel yansıtıyorlar. Dil-din-ırk gözetmeksizin bin yıllardır geçerliliğini koruyan “Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” mottosundan hareketle hayatın bütün tatsızlıklarını biraz tuz, biraz baharat ile gidermeye çalışan Ila ve bence filmin esas kahramanı hiç gözükmeyen üst kat komşusu teyzenin diologları son derece keyif veriyor ve filmin mizah damarını oluşturuyor. Saajan’ın da yatay-dikey mezar aforizması ile hayatın koşturmacasına yapığı varoluşsal göndermeler filmin ağır basan alt metnini oluşturuyor.

Filmde hayata dair bir çok aforizma mevcut. Zaten spiritüalizm diyince konunun membası Hindistan’da tanrısal zeminde olmasa da Kafkaesk zeminde kurulan hayatın sorgulanmasında kusursuz işlendiği düşünülen bir sistemde bile olabilecek bir hatadan böyle bir dostluğun kurulmasıyla rastlantısal bir zemin kuruyor kendine. “bazen yanlış bindiğiniz bir tren sizi doğru istasyonda indirir.” mottosu da işte burda ortaya çıkıyor ve filmin ana omurgasını oluşturuyor.

Hayata dair düşündürmeleriyle, lezzetli yemekleriyle, Hindistan'ın renkli atmosferinde kaosuyla neşesiyle içinizi ısıtacak bir film Sefer tası. Afiyet olsun.


 **Filmle alakasız ama yazarken bunu dinledim, güzel gitti. Yazının soundtrack'i olabilir.


*
Share/Save/Bookmark

14 Ekim 2013 Pazartesi

Film Ekimimden 'Sen Aydınlatırsın Geceyi'

"...yarayla alay eder yaralanmamış olan.
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden.
sen çok daha parlaksın çünkü...
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki,
sen aydınlatırsın geceyi..."
Sheakespeare

 Film Ekimi 2013 seçkisinden ticari vizyona girmediği için en çok merak ettiğim Leyla ile mecnun tayfası olarak tanınan Onur ünlü, Ali Atay, Serkan Keskin, Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt ekibinin elinden son derece absürt ve ilginç bir yapım ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’
Öncelikle menşei olarak Türk yapımı olsa da kesinlikle bir Türk filmi kalıbına oturtulmaması gerekir. Bugüne kadar görmediğimiz bir sürreal yapıda kendi gerçekliliğini oturtmuş sıra dışı bir film. Kendi akranları arasında biçim ve içerik olarak farkını belli eden Sen aydınlatırsın geceyi izleyici için sınırları zorlayan özeliklere sahip. Sektörel anlamda gişe kaygısıyla beraber sahip olduğu bütün bu riskleri yine bunun gibi en başta da belirttiğimiz Türk televizyon tarihinin belki de en absürt yapımı olan Leyla ile Mecnun’un maddi ve manevi başarısından hareketle bertaraf ediyor ve aynı kadronun tezgahından çıkmasıyla bu yapım da daha doğmadan ağzında gümüş kaşıkla doğuveriyor. Onur ünlü gibi kendine has sinema diline sahip bir ustanın kaleminden ve vizöründen çıkacak olması zaten en başından haberi alınır alınmaz insanı meraktan meraka sürüklemeye yeter de artardı, ve bu bahsettiğim gibi herkes de daha çekimleri sürerken iyi bir iş çıkacağına dair umutlarla beklendi. Prömiyerini İstanbul film festivalinde yapan film en iyi film seçilmesi çoğu kişiyi şaşkınlığa uğratmadı. Filmin bu başarısının ardından oldukça radikal sayılabilecek ama Onur ünlü yapınca normal sayılacak bir kararla vizyona sokulmama ve sadece festivallerde gösterilmesi kararı alındı. Ana akım film endüstrisine içerik olarak bir başkaldırı niteliğindeki film maddi anlamda da lafını esirgemiyordu.Tam da kabul görmek için sinema yapmıyorum diyen Onur ünlü’ye göre bir davranış. Filmi vizyona sokmamasını kendi sözleriyle şöyle açıklıyor “turne mantığıyla isteyen şehirlere tek tek götürüp izletmeyi düşünüyoruz. Üniversite salonları, kültür merkezleri, düğün salonları..neresi denk gelirse... Kim isterse... Tek kopya ile dolanıp duracağız. Filmi istediğimiz kadar kopyayla çıkabilecek gücümüz var fakat mevcut dağıtım ağıyla daha fazla muhatap olmak istemiyorum, sıkıldım onlardan.”
Onur ünlü bir röportajında filmin çıkış noktasını balkondan çıkıp gidiyormuş gibi yaptığı ama kendi tabiriyle komik olmayan şakasından hareketle, normal hayatta da böyle özelliklerimiz olsa ama hiçbir işimize yaramaas nasıl olurdu sorununun üzerine kuruyor Yani kısacası süper kahraman özelliklerine sahip olup sıradan hayat yaşayan insanların sıradan hikayesi olarak özetliyor.
Kadrodan tek tek bahsetmek gerek. Zira genç kuşağın en yetenekli oyuncularının başında gelen daha düne kadar değeri pek bilinemeyen Ali Atay ününe ün katmaya devam ediyor. Berkun Oya ile birlikte Krek de yaptığı sıra dışı işlerle beraber sinemada bir kaç kaliteli yapımda boy gösterdikten sonra asıl ününü Leyla ile Mecnun ile yaptı. L&M için sayfalar dolusu yazsak yeterli olmaz. Bu zamana kadar hiç görmeye alışık olmadığımız absürtlükte duymaya alışık olmadığımız repliklerle gönüllere taht kuran dizi yayınlandığı zaman hak ettiği ilgiyi görmüş ve daha şimdiden türk televizyon tarihinin fenomeni olmuştu. Seinfeld’e ithafen denilir hiçbir şey hakkında dünyanın en iyi dizisi diye. Aynı tabiri L&M için de gönül rahatlığıyla kullanabiliriz. Gerçi son zamanlardaki Gezi parkı olayları sırasındaki Onur Ünlü ve tayfasının onurlu duruşları ve bazılarının(!) tavuğuna kış demeleri bazı mabat kıllarını kızdırmış olmalı ki reyting yalanıyla yayından kaldırıldı. Zaten TRT’nin memur kültürüne ters gelmesi ve ama yine de orda parlamaları başlı başına bir hayret konusuydu ama yönetim buraya kadarmış diyip Türkiye de hiçbir başarı cezasız kalmaz sözünü bir kez daha hatırlattılar. Aynı ekibin gelecek sezon yeni diziyle geri gelecek olmaları kızgınlığımızı ve özlemimizi biraz olsun giderecektir.
Ali Atay’ın karşısında yine genç kuşağın başarılı kadın oyuncularından Demet Evgar kendine has güzelliği ve yeteneğiyle Ali Atay’la beraber güzel bir oyunculuk resitali sunuyor bizlere. Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt, Ercan Kesal, Derya Alabora, Serkan Keskin, Ezgi Mola ve daha nice usta oyuncularla renklenen kadro belki de son zamanlardaki en zengin kadrolardan biri olma özelliğinde.


Filmden biraz bahsetmek gerekirse kısaca; kahramanlıklarının ekmeğini yiyememiş süper kahramanların hikayesi desek filmi tamamen özetlemiş oluruz. Memleketim Manisa’nın Akhisar ilçesinde geçen hikayede babasının berber dükkanında berberliğin yanı sıra amatör küme maçlarında yan hakemlik yapan Cemal duvarların içerisinden geçebilmektedir. Annesini ve kardeşlerini yangında kaybeden, bu sebeple hayatın amacını sorgulamakta olan Cemal hiç bir şekilde bu özelliğinin artıları yaşayamamaktadır. Cemal gibi bütün kasaba da bu durumdadır. Ölümsüz  zengin fabrika sahibi Dündar, eşyaları hareket ettirebilen Yasemin, görünmez ilkokul öğretmeni Vildan,hayatı durdurabilen Defne, parmağından ateş edebilen Samim ve daha nice süper kahraman özelliğine sahip ama sıradan hayat yaşayan küçük kasabanın küçük insanları. Sürekli gözünden kan gelen doktor İrfan’ın ne biçin insansınız siz dediği garip insanlarla dolu bir garip Anadolu kasabası.



Cemal hayatın anlamsızlığı karşısında savrulan, ve değiştirmek için hiçbir şey yapmayan bir insan. Babasıyla beraber yaşamını sürdürürken traş için sürekli gittiği Dündar Bey’in fabrikasında Yasemin’i görür ve hayatını değiştirebileceğini düşünür. Yasemin Cemal’i sorularını gidermektense daha başka sorular da beraberinde getirir. Üstüne üstlük hayatı durdurabilen korsan kitap satan Defne Cemal’in aklını daha da karıştırır.
Sen Aydınlatırsın Geceyi, Türk filmi diyince insanın aklına gelen bütün klişeleri bertaraf edercesine çağdaş türk sinemasının en güzel örneklerinden biri. Umarız Onur Ünlü'nün bu sürreal absürt sinema anlayışı genç kuşak sinemacılar için örnek alınır ve kalıplarına sığmayan örnekleri görmeye başlarız. Zira bu seyirci yıllardır ağdalı melodramlardan, sulu zırtlak tuvalet mizahından, birşey anlatıyormuş gibi gözüküp hiç bir şey anlatmayan filmlerden oldukça sıkıldı.




*Son bir parantez film kadar soundtrack'i de enfes. Mehmet Erdem'in sesinden sevmek için yaratılmış filme çok güzel gitmiş. Umarım yazıya da güzel gider. Okurken dinlenilmesi şiddetle tavsiye edilir...

*
Share/Save/Bookmark