if istanbul bağımsız filmler festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
if istanbul bağımsız filmler festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2019 Pazar

!f İstanbul 2019 Film Önerileri


İlk olarak 2002’de düzenlenmeye başlayan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl 18. kez seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor Hatırlayacaksınız geçtiğimiz yılın sonlarında festivalin marka sahibi CGV Mars Grubu festivalin kurucuları ve 17 yıldır direktörlüğünü yapan Serra Ciliv ile Pelin Turgut’u görevden almış ve festivali bir belirsizliğe sürüklenmişti. Festival Şubat 2019’da düzenlenmemiş ve Mars grubu çok da net olmayan bir ifadeyle mayıs ayı gibi düzenlenebileceğini bildirmişti. Sonrasında sinema tarihimize ‘patlamış mısır savaşları’ olarak geçen sinema sahipleri ve yapımcılar arasında yaşanan gelir dağılımındaki tartışmalar yüzünden CGV Mars’ın başı epey ağrıdı. Geçtiğimiz temmuzda yürürlüğe giren yeni sinema yasası ile bu savaş yapımcılar lehine sonuçlanmış gibi gözükse de, devlet sansürünün daha da artmasına sebep olan bu yasa yüzünden uzun vadede kim kaybeden olacağını göreceğimiz bir sürece girdik.Festivale gelecek olursak, !f İstanbul en nihayetinde İstanbul’da 13 Eylül itibariyle kaldığı devam edecek. Festival direktörlüğü görevini de Mustafa Altıoklar’ın kızı, Kısakes kısa film festivali kurucularından Arya Su Altıoklar üstleniyor.  
Festival seçkisine gelecek olursak, maalesef daha önceki yıllarda olduğu gibi beni heyecanlandıran bir seçki olduğunu söylemem zor. Daha çok yeni yönetmenlerin ilk işlerinin olduğu bu programda naçizane tavsiyelerim ve izlemeyi düşündüğüm filmler şu şekilde; 
  • Canción Sin Nombre (Song Without a Name)
Melina Leon’un yazıp yönettiği filmde 1980’de Peru’daki siyasi kriz ortasında kaybolan kızını bulmaya çalışan bir annenin hikayesi. Cannes, Munih, Kudüs film festivallerinde gösterilen film Güney Amerika sinemasına meraklı olanlar için birebir. 
  • Tehran: City Of Love
Eski vücut geliştirme şampiyonu, kilolarından dolayı özgüven eksikliği hisseden sekreter, cesaretini kaybetmiş dindar bir şarkıcı.. İran’da aşka inancını yitirmiş ama yine de peşinden koşan üç ayrı insanın hikayesinin anlatıldığı film özellikle pers sineması severler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım. 
  • Chained For Life
Gerçek hayatta nörofibromatozisi hastalığına bağlı yüz deformitesinenden muzdarip 2013 yapımı Skin under skin filminde oynayan Alan Pearson’un başrolünde olduğu filmde sinemadaki güzellik kavramı üzerine yoğunlaşan bir dramatik yapım
  • Forman vs. Forman
Geçen yıl kaybettiğimiz Çek yönetmen Milos Forman’ın hayatına anlatan bu belgesel, bu yılki seçkide en çok merak ettiğim film diyebilirim. Guguk Kuşu ve Amadeus filmleri ile en iyi yönetmen oscarını iki defa kazanan Forman, bu filmleri dışında benim en sevdiğim filmi 99 yapımı Andy Kaufman’ın hayatını anlattığı Man on the Moon filmi. Belgeselin yönetmeni de en sevdiğim belgesel sinemacılardan Helena Trestikova. Yıllar önce Documentarist İstanbul Belgesel Günleri kapsamında filmleri gösterilmiş ve söyleşisine katılma imkanım olmuştu. 
  • Making Waves: The Art Of Cinematic Sound
Sinema sanatı her ne kadar görsel bir sanat olarak görülse de hakkı verilmeyen bir yönü de ‘işitsel’ tarafıdır. Bana göre perdeye yansıyan ‘şey’in gerçek gücünü ortaya çıkaran onun görsel gücünün ötesinde duyduğumuz gücüdür. Sinema sektöründe ses yaratma sanatçılarının yaratım sürecine nasıl dahil olduklarını hep merak etmişimdir. 
  • Nuestro Tiempo
Cannes film festivalinde 20017’de Silent Light ile Juri Özel ödülü, 2012’de Post Tenebras Lux ile en iyi yönetmen ödülü kazanan Arjantinli sinemacı Carlos Reygadas’ın son filmi Nuestro Tiempo. Geçen sene de Cuaron’un Roma’sının altın aslan aldığı Venedik’te yarışma bölümünde yarışmıştı. 
  • The Dead Don’t Die
Festivalin en ağır topu Jim Jarmush’un Bill Murray, Adam Driver, Tilda Swinton, Steve Buscemi, Danny Glover’lı The Dead Don’t Die filmi kesinlikle. İmkanınız varsa görülmesi gereken bir yapım.
  • Varda par Agnès
Geçtiğimiz mart ayında 90 yaşında kaybettiğimiz Agnes Varda’nın kendi sanat yolculuğunu anlattığı film kesinlikle ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir belgesel. Varda’yı uzun uzadıya anlatmak gereksiz, kendisi geçtiğimiz yüzyılda sinema sanatına damga vurmuş ama maalesef sinema tarihinde hakkı tam verilmemiş bir yönetmen. Mart ayında Agnès Hakkında Her Şey programı ile Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en geniş retrospektifini izlemiştik.Hatta kaderin bir cilvesi bu belgeselini Varda’nın öldüğü gün 29 Mart’ta CKM’de izlemiştim. Unutamam, film başlamadan önce Sinematek yöneticisi Jak Şalom’un anma konuşması oldukça duygusaldı.
  • Saf
Nisan ayında İstanbul film festivali kapsamında izlediğim, hatta festivalde izlediğim en iyi film diyebileceğim Ali Vatansever’in Saf filmini kaçırmamanızı tavsiye ederim. Şu an yaşadığımız dünyanın güncel konuları kentsel dönüşüm ve mülteci sorununu hikayesine çok iyi harmanlayıp, güçlü oyunculuklar daha da güçlendiren bir film. 
Bu bahsettiğim filmler dışında seçkideki diğer merak uyandıran About Endlessnes, Les Miserables, Peri: Ağzı olmayan kız, Lara, The Souvenir gibi filmleri de değerlendirebilirsiniz.
Kült ve efsane filmler bölümünde de Derviş Zaim’in 96 yapımı Tabutta Rövaşata’sının sinema perdesinde yaratacağı etkiyi oldukça merak ediyorum, yine aynı şekilde David Lynch’in Blue Velvet’inin.
İstanbul programının tamamına bakmak isterseniz;
Şimdiden herkese keyifli bir festival dileriz.
*
Share/Save/Bookmark

22 Şubat 2018 Perşembe

!F İstanbul'dan İzlenimler I – Rumble: Amerikan Yerlileri Dünyayı Sarsar



Kuzey Amerika tarihi dünya insanlık tarihinin en utanç verici olaylarından çoğunun yaşandığı bir coğrafyadır. Beyaz adamın binlerce kilometre öteden gelip hali hazırda yaşamakta olan yerli halka yaptığı zulüm yetmiyormuş gibi Afrika’dan milyonlarca siyahi kölenin getirilmesi ile şu an halen sonuçları yaşanan toplumsal dinamiklerin temelini oluşturur. Kristof Kolomb önderliğinde beyaz adamın 1492’de Amerika’ya ayak basmasından 1886 yılına kadar geçen yaklaşık 400 yılda 70 milyon Kızılderili katledildiği bilinen bir gerçektir. Acılar karşılaştırılmaz ama Yahudi holokostunda yaklaşık 6 milyon insan öldürülmüştü. Bu rakamlar ne denli büyük ve sistematik bir soykırımın gerçekleştiğinin bir örneğidir.

1907 yılında Amerikan hükümeti yerlilerin müziklerinin gelecek nesillere aktarılamayacağını öngörerek bir komisyon kurar. Buradaki ilk amaçları iyi niyetli olarak yerli müziğinin tarihten silinip gideceğini düşünüyor olmalarıydı belki ama bu hareketin daha derinine inince aslında beyaz adamın kıtaya gelişi ile yerleşen muktedir anlayışın fiziksel soykırımın son halkası olarak kültürel bir soykırımın da yaşanacak olmasa emin olmalarıdır.

Yani bu kültürü tarihten silen onlar ve yine kayda alıp belgelemeyi isteyenler de onlar. Gerçi bu niyetleri tutmuyor ve film tam da bu damar üzerinden şekilleniyor ve yerli halkın müzikal kültürünün müzik tarihine etkisini bağıra bağıra anlatıyor Rumble: The Indians Who Rocked The World (Amerikan Yerlileri Dünyayı Sarsar) belgeseli.

Dünya siyasi ve müzik tarihine paralel baktığımızda müzik türlerinin gelişimi siyasi baskılarla paralel gelişmiştir. Yazı öncesi çağlarda insan toplulukları yaşadıklarını sözlü bir gelenekle bir sonraki nesillerine aktarıyordu. Zaman geçtikçe bu sözlü gelenek müzikle birlikte gelişerek bir kültür halini almıştır. Halkların kendi tarihlerini özellikle acılarını unutmamak adına ilk sarıldıkları kültürel araç hep müzik olmuştur. Çünkü en etkili ve en akılda kalıcı yoldur. Belgeselde şu an dünya üzerinde belki de en çok dinlenen türler olan rock (metal), blues (r&b), folk (country), jazz ve pop müziklerin temelindeki yerlilerin izlerini izleriz ve dinleriz. Aslında bunun tam tersini düşünmek bile abes. Blues tamamen pirinç tarlalarındaki siyahilerin var oluş çığlıklarıydı. Rock ve metal müziğin içerdiği sertlik de aslında toplumdaki duvarların yıkılması için bir haykırıştır.

Belgesele ismini veren Link Wray’in Rumble adlı şarkısı 2 buçuk dakikalık enstrümantal bir parça olmasından öte yayınlandığı zamanın siyasi ikliminde bir nevi ezilenlerin marşı olmuştu. Hatta bu etki o zamanki muktedirleri fevkalade endişeye sürüklemiş ve gençliğin isyanının körüklemesinden korkulduğu için yasaklanmıştı. Evet sözleri olmayan 2 buçuk dakikalık bir parça radyolarda çalınması yasaklanıyor. İşte bu müziğinin ne denli etkili olduğunun bir kanıtı.


Filmde beni oldukça şaşırtan anekdot ise Buffy Sainte-Marie’nin ülke çapında müziğinin popüler olmasından sonra FBI ve CIA’in radyo kanalı sahiplerine yaptığı baskı sonrasında Marie’nin kariyerini bitirme noktasına getirme çabaları. Burada beni asıl şaşırtan FBI gibi CIA gibi ülke güvenliğini tehdit eden unsurlara karşı savaştıklarını inandığımız böylesine büyük kurumların sanatı ve sanatçıyı potansiyel tehdit olarak algılaması ve üzerine ciddi çalışma yürütmesi. İşte müziğin gücü bu, ülkeyi yöneten muktedirlerin, Amerikan rüyasını pompalayan Wasp (white anglo-sakson protestan) anlayışın bundan ne denli korktuğunun çarpıcı bir örneği. Mesela filmlerde çok görürüz, Amerikan ajanları dünyanın bir yerinde nükleer bir savaş çıkmaması için amansız mücadeleye girerler falan filan, ama gerçek dünyada işin aslı; birkaç ajanın radyo sunucularına gidip bu şarkıcının şarkılarını çalmayacaksın demesi hakikaten trajikomik bir durum.

Rumble: The Indians Who Rocked The World hem göze hem de kulağa hitap eden, bana göre dört dörtlük bir yapım. Sevdiğim müziğin tarihini siyasi tarih paralelinde izlerken hem çok şey öğrendim hem de keyifli bir müzik dinleme seansı geçirmiş oldum.

*
Share/Save/Bookmark

6 Şubat 2018 Salı

17. !f İstanbul'da Gidilesi Filmler


Her sene olduğu gibi bu sene de soğuk kış günlerinde içimizi ısıtacak !f İstanbul Bağımsız filmler festivali yine dopdolu bir programla karşımızda. İstanbul’da 15 Şubat’ta başlayacak festivalde 36 ülke ve 120 yönetmenden toplamda 111 film izleyiciyle buluşacak. Bu kadar çok seçeneğin bulunduğu bir seçkide eminim herkesin tek derdi hangi birine gitmek olacaktır. Her sene olduğu gibi yine bu sene de sizi bu dertten kurtarmak adına naçizane yorumlarımla kaçırmamanız gereken filmleri listelemeye çalıştım. Tabi şunu da söylemek gerek, bahsettiğim filmler dışında diğer filmlere gitmenize gerek yok gibi bir çıkarım kesinlikle yapmayın. Gönül isterdi ki sınırsız imkanlarımız olup tüm filmleri izleyebilelim, lakin bu mümkün olmadığından özellikle benim gibi mesai saatleri dışındaki seanslara hapsolmuş biri olarak mümkün olduğunca en çok merak ettiklerime gitmeye çalışıyorum. Belki de bu liste benim gibi olanlar için daha kıymetli olacaktır. Şimdiden herkese keyifli seyirler.

1-Mr. Gay Syria (Yön: Ayşe Toprak)


Almanya, Türkiye, Fransa - 2017 - 85' - Renkli - DCP – Arapça

Suriyeli mülteci konusu en az bizim ülkemiz kadar dünyanın en önemli konularından biri. Savaş nedeniyle yerlerinden yurtlarından ayrılmak zorunda kalan milyonlarca Suriyelinin içlerinde sayısız hikâye mevcut. Bunlardan biri de iki eşcinsel mültecinin hikâyesi Mr. Gay Syria’nın konusu oldukça ilginç. Mülteci olmanın zorluğunun yanı sıra cinsel kimliklerinin kabul edilmediği bir ortamda hayallerinin peşinde koşan iki Suriyelinin hikâyesi hem LGBTİ adına hem de savaş karşıtlığının ortak kesişim kümesinde bir yapım. 

 

2-Sevmek Zamanı (Yön: Metin Erksan)

Türkiye - 1965 - 84' - Siyah Beyaz - DCP – Türkçe

Metin Erksan’ın 1965 yapımı Sevmek Zamanı çoğu otoriteye göre ülke sinemamızın en iyi aşk filmlerinden biri kabul edilir. Yakın zamanda bazı firmaların da desteğiyle eski filmlerin restore edilerek yeniden vizyona sokulmasının son örneği olarak Sevmek Zamanı , Mimar Sinan Üniversitesinin öncülüğünde restore edilerek festival seyircisiyle buluşuyor. Benim gibi eski efsane filmleri sinemada izleyemediği için üzülen bir nesildenseniz bu fırsatı kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ederim.

3-Human Flow (Yön: Ai Weiwei)

ABD - 2017 - 140' - Renkli - DCP – İngilizce


Ai Weiwei Çin modern sanatının şu an için dünya çapında öncüsü diyebiliriz. Muhalif görüşleri sebebiyle de Çin Hükümeti ile sürekli mücadele halinde. Yapıtlarında da görülebilecek üzere güncel konular üzerinden politik mesajlar vermeyi seven bir sanatçı Weiwei.  Şu an dünya gündeminin kanayan yarası denilebilecek mülteci sorununa çarpıcı bir bakış sunduğu Human Flow belgeselinde Afganistan’dan Meksika’ya 23 ülkede yerlerinden ayrılmak zorunda kalan insanların hikâyelerine odaklanıyor.

4-Lady Bird (Yön: Greta Gerwig)

ABD - 2017 - 94' - Renkli - DCP – İngilizce


Greta Gerwig şu an bağımsız sinemanın en popüler sinemacısı diyebiliriz. Frances Ha ile gönüllerde taht kuran Gerwig sonrasında da başarılı yapımlarda yer alarak bilinirliliğini ve sempatisini arttırdı. 2008’de Nights and Weekends filminde Joe Swanberg ile paylaştığı yönetmenlik koltuğuna bu kez ilk defa tek başına oturuyor ve çoğu yönetmene nasip olmayacak bir şekilde bu ilk denemesinde  en iyi yönetmen ve en iyi film Oscar adayı olması filmi daha da meraklı kılıyor. Diğer aday filmler ve yönetmenler arasında her ne kadar şansı az da olsa, akademinin filmini ve kendisini aday yaparak onurlandırması, akademinin gelecekte ondan çok şeyler beklediğinin bir kanıtı niteliğinde. Ayrıca filmin başrolü Saoirse Ronan’a da bir parantez açmak gerek. Daha 23 yaşında olmasına karşın şu an üçüncü Oscar adaylığını kazanmış durumda. 2008 yılında 14 yaşında Atonement filmi ile en iyi yardımcı oscarı adaylığı ile başlayan kariyerinde bu seneki adaylar arasında güçlü konumda. Oscarların habercisi sayılan Altın kürelerde de en iyi kadın oyuncu ödülüne sahip olması da bu kanıyı güçlendiriyor.

5-Last Flag Flying (Yön: Richard Linklater)

ABD - 2017 - 125' - Renkli - DCP – İngilizce


En sevdiğim filmler listemin içinde yer alan Before serisi ve Boyhood filminin yönetmeni Richard Linklater yeni filmi Last Flag Flying’de, Vietnam’da savaşan üç arkadaşın kutsal bir görev için bir araya gelmesini anlatıyor. Steve Carell’in hayat verdiği Larry'nin Irak savaşında kaybettiği oğlunun cenazesini gömmek için bir araya gelen ekibin diğer üyeleri Bryan Cranston ve Laurance Fishburne.  Linklater, Carell, Cranston ve Fishburne. Bir filmi izlemek için dört önemli etken bu filmde mevcut. Özellikle Carell’in performansını çok merak ediyorum. Komedi filmleri ile tanınan kişilerin kariyerleri ilerledikçe dram rollerde başarıyı yakalaması zor görünen bir durumdur. Çünkü izleyici kendi zihninde kişiyi komedi ile birleştirdiğinden perdeye yansıyan dramaya çoğu zaman yabancılaşarak içselleştirememesi en büyük handikaplardan biridir. Kemal Sunal’ın son dönem kariyerinde bunu başararak dram yönü ağır basan performanslarını görebiliriz.  Carell de son yıllarında başarılı drama performansları göstererek sadece komedi yapmadığını kanıtladı diyebiliriz.

6-Dark River (Yön: Clio Bernard)

Birleşik Krallık - 2017 - 89' - Renkli - DCP – İngilizce


Dark River’ın yönetmeni Clio Bernard’ı ilk olarak 2013 yapımı filmi Selfish Giant ile tanımıştım. Hatırlıyorum ilk izlediğimde karnıma yumruk yemiş gibiydim. O zaman kadar herhangi bir film beni bu kadar etkilememişti. İngiliz işçi sınıfının günlük varoluş kaygılarına odaklanan filmde büyümek zorunda kalan çocukların hikâyesini o kadar gerçekçi anlatıyordu ki sosyal gerçekçi sinemacı bayrağını Ken Loach’dan devralmış gibiydi. Bu filminde de yine Kuzey İngiltere’nin kasvetli hayatında işçi sınıfına odaklanıyor. Bu ismi bir kenara yazın, ne çekerse mutlaka izlemeye çalışın.


7-Rumble: The Indians Who Rocked The World (Yön: Catherine Bainbridge, Alfonso Maiorana)

Kanada - 2017 - 103' - Renkli - DCP – İngilizce

!f İstanbul’un en sevdiğim bölümü kesinlikle !f music seçkisi. Eğer bir de sevdiğim müzikten bir yapım varsa değmeyin keyfime. Bir taşla iki kuş, hem perdede bir sinema filmi izlemek hem de müzik dinlemek. Bu seneki seçki belki diğer yıllara nazaran sayıca az olsa da hayli önemli yapımlar mevcut. Yakın zamanda kaybettiğimiz David Bowie’nin son beş yılındaki eserlerine odaklanan “David Bowie: The Last Five Years”, Iggy Pop ve Queens of the Stone Age’den Joshua Homme’nin ortak albüm çalışmasını anlatan “American Valhalla”, Betty Davis’in müzik dolu yolculuğunu anlatan “Betty: They Say I’m Different” gibi çok önemli isimleri anlatan yapımlar var. Ama bunların içinde en merakla beklediğim Rumble: The Indians Who Rocked The World. Amerikan yerlilerinin rock, r&b, jazz gibi müzik türlerine yaptıkları katkıyı anlatan yapım, gitarda ‘feedback’ ve ‘distortion’ın ilk defa kullanan rock gitaristi Link Wray’in Rumble şarkısının ekseninde Amerikan yerlilerinin müziğe etkisini gözler önüne seriyor.


8-Ara Güler, Once Upon a Time Istanbul (Yön: Samuel Aubin)

Fransa, Türkiye - 2017 - 51' - Renkli - DCP - Fransızca, Türkçe

http://www.ifistanbul.com/film/ara-guler-once-upon-a-time-istanbul/1720/


Amatör fotoğrafçılıkla da ilgilenen biri olarak benim tapma derecesinde sevdiğim Ara Güler’in belgeseli kesinlikle ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım. Her ne kadar İstanbul’un son yıllarda seveni pek kalmasa da, her geçen gün kentin kültürünün katledilircesine ranta gittiği şu günlerde eski İstanbul’a özlem duyanların bir nebze kendini iyi hissedebileceği bir zaman yolculuğu. Hem de öyle bir zaman yolculuğu ki Delorean’ın direksiyonunda 50 yıldan fazla süredir İstanbul’un her halini fotoğraflayan bir efsane; Ara Güler.

9-Phantom Thread (Yön: Paul Thomas Anderson)

ABD - 2017 - 130' - Renkli - DCP - İngilizce


Paul Thomas Anderson’un 1950’lerin Londra’sında moda dünyasına bakış attığı filmi Phantom Thread akademi ödüllerinde de en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu gibi majör dallarda adaylığı bulunuyor. Ama bu filmi daha özel kılan durum ise Daniel Day Lewis’in filmin çekimleri sırasında emekliliğini açıklamasıyla filmin önemini bir anda tavan yapmasına sebep oldu. Daniel Day Lewis umarım bu sözünde durmaz ve en kısa sürede tekrar sinema dünyasına geri döner.

 

10- 78/52: Hitchcock's Shower Scene (Yön: Alexandre O. Philippe)

ABD - 2017 - 91' - Siyah Beyaz - DCP - İngilizce


Bir film sahnesi üzerine koca bir belgesel film çekilir mi demeyin, söz konusu Alfred Hitchcock ve Psycho filminin efsane duş sahnesi ise mümkündür. Neredeyse filmin de üstüne çıkan sinema tarihinin bu en ikonik sahnesi üzerinden sinema sanatına dair mükemmel bir belgesel. 
Dostoyevski’nin Gogol’un Palto adlı öyküsüne atıfta bulunarak hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık diyerek Gogol’u rus edebiyatının yapıtaşı olarak övmesine paralel filmin tanıtımında kullanılan ‘hepimiz Hitchcock’un paltosundan çıktık’ sözü o kadar gerçek bir sözdür ki, sadece korku-gerilim sinemasının değil, tüm türlerin, sadece Amerika sineması değil dünya sinema  sanatının yapı taşlarından biridir Alfred Hitchcock.

Bonuslar

11-The Death of Stalin (Yön: Armando Iannucci)

12-The Distant Barking of Dogs (Yön: Simon Lereng Wilmont)

13-How To Talk To Girls At Parties (Yön: John Cameron Mitchell)

14-A Fábrica de Nada (Yön: Pedro Pinho)







*
Share/Save/Bookmark