11 Nisan 2010 Pazar

Emek Sinemasını Yaşatalım

Emek sineması bir sinema salonundan daha fazlasıdır Türkiye için.Bunu anlatmaya kelimeler yetersiz kalır.Ama kapitalizmin dinmeyen para açlığı her güzel şeye olduğu gibi Emek sinemasına da sulanmaya başladı.İşin ironik yanı sinemanın yerine alışveriş merkezi yapılmak istenmesi.Sanki koskoca İstanbul’da hiç avm yok da kala kala emek sinemasının binasına kaldı.Bu gözünü para bürüyenlere karşı emeğimize sahip çıkmamız lazım….

 23991_384337873426_613108426_3757242_5673391_n

EMEK SİNEMASI: GEÇMİŞİMİZ VE GELECEĞİMİZ

Türk sinemasıyla özdeş Yeşilçam sokağındaki 86 yıllık Emek sineması, yalnızca Istanbul'un değil Türkiye'nin sinema geçmişini barındırmaktadır.
Yalnız Istanbul'un değil aynı zamanda Türkiye'nin sembol sineması olan Emek sinemasının özelleştirilmesini, ardından yıkılarak alışveriş merkezi içine taşınmasını öngördüğü basında yer alan proje yalnızca bir kültürel mirasımızın yok edilmesi, sinema geçmişimizin bir parçasının silinmesi değildir. Aynı zamanda, bağımsız sinema salonlarının yok oluşu meselesidir, bağımsız sinemaya, sinema sanatının geleceğine vurulan ağır bir darbedir.
Bugün sinema hızla büyük şirketler tarafından üretilen, büyük şirketler tarafından dağıtılan, büyük şirketlerin zincir salonlarında gösterilen bir ürün haline gelmektedir. Bu niteliğe sahip sinemanın diğer ticari sanayi ürünlerinden örneğin bir otomobilden bir farkı kalmamıştır. Hatta dikkatli bakılırsa otomobillerin dağıtımının bile daha az merkezi olduğu göze çarpar, çünkü otomotivde yerel bayiler vardır.
Emek sineması yalnızca geçmişin değil, kültürel geleceğimizin de bir parçasıdır. Bunu birkaç örnekle anlatmakta büyük fayda görüyorum. Türk sinemasının ünlü yönetmenlerinden Atıf Yılmaz'ın ölümünü öğrenen sinema camiası o sabah apar topar Emek sinemasında bir araya gelmişti. Bu tamamen refleks olarak gerçekleşen bir toplanmaydı, çünkü Türkiye'de sinemanın adresi Emek sinemasıydı. Dünyanın pek çok ünlü yönetmeni ve Hollywood yıldızları, örneğin Harvey Keitel 2005'te, John Malkovich 2009'da yaşam boyu başarı ödüllerini bu sinemada izleyicilerin önünde aldılar.
Emek sineması yıkılırsa geriye sadece alışveriş merkezindeki sinemalar kalacak. Düşünün bir, Atıf Yılmaz'ın ölümü üzerine toplanan sinema camiasının alışveriş merkezinin müzikli, gürültülü kalabalıkları arasında bir salona doluştuğunu! Lütfü Kırdar Kongre sarayı var diyenler burasının bir çok amaçlı toplantı merkezi olduğunu sinema kültürüne ait olmadığını biliyorlardır. Ya o gün bayi toplantısı varsa? Çareyi Starbucks'ta toplanmakta mı bulacak sinemacılar? Veya John Malkovich odülünü sinemada seyircilerin alkışları önünde almak için alışveriş merkezindeki sinemaya gelecek, çıkışta da yaşam boyu başarı ödülünün yanında kendine bir lastik ayakkabı mı alacak? Bu örnekler Emek sinemasının yıkılmasının ne kadar akıldışı olduğunu nasıl yeri doldurulamaz bir boşluk bırakacağını gösteren örneklerden sadece birkaçıdır.
Yukarıdaki örneklerden ve yandaki sütunda yer alan Emek için nihai çözüm önerisinden de anlaşılacağı üzere Emek sineması, yalnızca kültürel mirasımız değildir, aynı zamanda Türk ve dünya bağımsız sineması için geleceği temsil etmektedir.

Mehmet Kurtkaya

emek_destek

*
Share/Save/Bookmark

9 Nisan 2010 Cuma

Sanata Siyaseti Alet Etmek

the_pacific_hbo Steven Spielberg ve Tom Hanks’ın Band of Brothers (Kardeşler Takımı) ’tan dokuz yıl sonra, yine aynı ekibin elinden çıkan iddialı yapımı The Pacific uzun zamandır merakla beklenen bir yapımdı.İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesinde savaşan  üç Amerikan askerinin gerçek hikayesini anlatan mini dizi temel olarak, bu askerlerden ikisi olan Eugene Sledge ve Robert Leckie’nin yazdığı anılardan yola çıkarak, savaşın en büyük kahramanlarından John Basilone’un öyküsüne odaklanıyor.Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de merakla beklenen ve izlenen The Pacific daha 3. bölümüyle anlamsız bir tartışma yarattı.Söz konusu tartışma ise dizinin üçüncü bölümünde askerlerden Leckie  tanıştığı bir kızın evine yaptığı ziyerette annesinin zamanında İzmir’den kaçan bir rum olması ve Türklerin İzmiri işgal etmesinden bahsetmesi üstüne de İzmir'in kurtuluşunun üzerinden 4 gün sonra gerçekleşen 13 Eylül 1922’deki Büyük İzmir yangınını kastederek Türkleri suçlaması diziyi izleyenler arasında büyük bir şaşkınlığa sebep oldu.Türkiyeden binlerce kilometre ötede üstelik Türkiyenin girmediği bir savaşta Pasifik okyanusundaki çarpışmaları anlatan bir dizinin 1922’deki Türk-Yunan savaşına atıfta bulunması hiç bir mantığa dayanmıyor.

the pacific- izmir

Bunun üstüne dizinin Türkiye’deki yayıncısı Cnbc-e  ntvmsnbc sitesinden konuyla ilgili bir duyuru yaptı ve yapımcı şirket HBO’ya tepki gösterilmesini için şikayet mektubu hazırladı.1922 İzmir yangınıyla ilgili ayrıntılı bilgi ve duyuru için aşağıdaki sayfalar ziyaret edilebilir…

Ayrıca bu konuyla alakalı bir haber mi bilmiyorum ama eğer öyleyse bu konudaki reaksiyonlardan en saçma olanı milliyet’in internet sitesindeki “Hollywood filmlerinde Türk İzi” başlıklı fotoğraf albümü.Zaten konuyla alakasız bile olsa her türlü çok saçma bir haber bu.Hollywood filmlerinin kıyısında köşesinde Türkiye ile alakalı bayrak,yazı filan bulup kırmızı daire içine almak hangi akla hizmettir anlamış değilim.Tamamen eziklik duygusundan başka birşey değil bu.Dizideki geçen Türk karşıtlığının üstüne aslında Hollywood bizi sever mesajı mı var acaba bunda?

hollywoodda türk izi2 the game40 Days 40 Nights ninja assassin

 

Umut Sarıkaya çok güzel özetliyor bu durumu,başka söze gerek yok:)

umut_sarikaya[3]

*
Share/Save/Bookmark

8 Nisan 2010 Perşembe

Zaman akıp gidiyor

2532_540

18551_540  17652_540

*
Share/Save/Bookmark

İnsanlar neden Mad Men izler

 

18275_540

İstatistikler yalan söylemez derler…

*
Share/Save/Bookmark

Rock n Roll Forever

poster_itmightgetloud2

It might get loud(Gürültü Ustaları) Davis Guggenheim yönetmenliğinde rock müziğin lokomotifi elektro gitar ve onun üstadlarını biraraya getiriyor.Led Zeppelin’den Jimmy Page, U2’dan The Edge,The White Stripes’dan Jack White’ın elekto gitarın rock müziğe ve kendilerine kattıklarını eşsiz müzik ziyafeti ile seyirciye aktarıyor.Eğer hem rock müziğe hem de sinemaya tutkunsanız bu belgesel sizi tam onikiden vuracaktır.Hele başlangıcında Jack White’ın küçük bir tahta, birkaç çivi ile yaptığı tek telli basit elektro gitar bile bu enstrümana aşık üç müzisyeni anlatmaya yetiyor.Her biri kendi gruplarının müziğinin markası olan elektro gitar tarzlarını nasıl yakaladıklarının yanında elektro gitarın tarihine de ışık tutuyorlar.

it-might-get-loud-20090609042058466_640w

Belgesel İstanbul Film Festivali kapsamında NTV Belgesel kuşağı adı altında 8,9,11 Nisan’da izlenebilir.Adının hakkını veren gürültü ustaları kaçırılmaması gereken bir belgesel.Ayrıntılı bilgi için;

http://www.iksv.org/film/program.asp?Content=Film&SID=17&FID=134

it_might_get_loud

*
Share/Save/Bookmark

7 Nisan 2010 Çarşamba

Üçü Bir Arada

üç renk scarlett

Güzellik bu olsa gerek…Üç renk,bir kadın…Her şekilde güzel Scarlett johansson

*
Share/Save/Bookmark

Büyük Adamlardan Büyük Sözler VI

animated_george

" It is not a lie, if you believe it" 

                                                                    George Costanza

*
Share/Save/Bookmark

Sapkın’ın Sinema Rehberi

pervguide








“Sinema size arzu ettiğiniz şeyi vermez, neyi arzu etmeniz gerektiğini söyler.” Bizim için problem olan 'Arzularımızın doyurulması ya da doyurulmaması' değildir.Asıl problem arzu ettiğimiz şeyi şu an nasıl elde ettiğimizdir.İnsanının arzularıyla ilgili olan hiç bir şey doğal ve spontan değildir.Arzularımız ilkeldir.Arzu etmek için eğitiliriz.Sinema en önemli sapkn sanattır.Sinema size neyi arzu edeceğinizi sağlamaz. Sinema nasıl arzu edeceğinizi anlatır…”

diyerek başlar filme Felsefenin Elvisi SLAVOJ ZIZEK .İki bucuk saate yakın süren belgeselde Zizek dünya sinemasından bircok örnek sunarak psikanalitik değerlendirmeleriyle deyim yerindeyse sinema dersi veriyor.Kült konumuna ulasmıs bircok filme değişik bakıs acılarıyla yaklasarak yüzeysel anlamlardan sıyırarak gerceği tüm cıplaklığıyla gözler önüne sermeye çalışıyor.Mesela Alfred Hitchock'un efsane filmi Pysho'daki tüyler ürperten meşhur üç katlı evi süper ego-ego-id'e benzeterek filmin karakteri Norman Bates’in psikolojisi arasında bir bağ kurar,böylelikle filmin gerilimin nedeninin sembolik benzetmelerle daha da güçlendiğini gözlemleyebiliriz.Zizek’ten daha başka aforizmalar için;

7
"Şu an 'Psycho'daki anne evinin bodrum katındayız.Burada asıl ilgi çekici olan, son derece iyi düzenlenmiş olan annenin evinde olayların üç aşamada gerçekleşmesidir;birinci kat, zemin kat ve bodrum katı.Sanki bu üç aşama, insanın subjektif durumunun üç aşamasını üretiyor.Zemin kat egoyu temsil eder,Norman burada her ne kadar ele geçirilmiş olan normal egosundan kalan artıklarla,normal bir evlat gibi davranır.Üst kat, süperegodur.Yani maternal süperego,çünkü ölü anne aslında bir süperego figürüdür."Ve bodrum katı da id'i temsil eder.Yani yasadışı yönelimlerin rezervuarını.Daha sonra, filmin tam ortasında,Norman'ın annesini taşıdığı sahnede,bunu anlarız ya da başka bir deyişle,filmin sonunda annesinin mumyasını,İskeletini, cesedini,birinci kattan bodrum katına taşıdığında bu şekilde yorumlarız.Bu durum, Norman'ın annesini kendi zihninde psişik bir aracı olarak,superego'dan, id'e yerleştirmesi gibidir.Tabii ki bu halihazırda Freud tarafından ayrıntılı bir şekilde ele alınmış olan superego ve id'in derinden birbirine bağlı olduğunu anlatan eski bir derstir.Anne öncelikle otorite figürü olarak şikayetlerini duyurur.

--''Bunu bana yapmaya nasıl cüret edersin?
--Utanmıyor musun?
--Burası bir meyve kileri!"
Ve ardından anne birdenbire müstehcenleşir:
--"Taze bir meyve gibi mi olduğumu düşünüyorsun?"


Süperego ahlaki bir aracı değildir,süperego; imkansız taleplerini asla yerine getiremeyeceğimiz zaman doğal olarak bize gülen,bizimle dalga geçen ve bizi müstehcenlik aracılığıyla bombardımana tutan bir şeydir.Ona ne kadar itaat edersek, o bize kendimizi daha fazla suçlu hissettirir.Her zaman süperegonun medyumluğu içinde müstehcen deliye ait bir bölüm vardır.Psikanalizde insanlar arasındaki sıkı ilişkileri ele alan referansları her zaman buluruz.

8

Ses, insan bedenine ait organik bir bölüm değildir.O, bedeninizin içinden bir yerlerden çıkıp gelir.Ne zaman bir başka insanla konuşmaya kalksak, daima küçük ölçüde bir vantrolog, yabancı bir güçle yer değiştirmiş gibi elde eder. Hatırlayacağınız gibi filmin başında bu çok hoş bir genç kızdı.Nasıl da gördüğümüz gibi böyle bir canavara dönüştü? Ele mi geçirildi? Peki kim ele geçirdi onu? Ses, içindeki kışkırtıcı boyutun sesi.Sesin travmatik boyutuyla ilgili yani sesin özgürce ortalıkta dolaşıptravmatik bir temsil yaratan, realitenin biçimini bozup kaygıyı ön plana çıkaran,ve o an için korkutucu önem arzeden ilk film, 1931'de Almanya'daFritz Lang'ın 'The Tastament of Dr. Mabuse'(Dr. Mabuse'nin Vasiyetnamesi) sıdır.Mabuse'yi filmin sonuna kadar göremeyiz. O sadece bir sestir. Asıl olan şu ki;bu genç kızın yanında neden iki rahibin bulunduğu ve kızın içindeki davetsiz misafirin diğer iki davetsiz misafiri nasıl defedeceği sorunudur.

Bu sanki Ridley Scott'un 'Alien'ındaki ünlü sahneyle kendini tekrar eder.Tam da beklediğimiz gibi,korkunç bir varlık kötü bakışlı küçük bir hayvancık dışarıya zıplar. Burada Freud tarafından libido olarak adlandırılan ve hayatın ötesinde de devam eden ölümsüz, sonsuz psişik enerjimiz ile kendi bedenimize ait ölümlü ve zayıf gerçekliğin arasında temel bir dengesizlik, boşluk söz konusudur. Bu sadece hayaletler tarafından ele geçirilme patolojisi değildir. Öğrenmemiz gereken ders ve filmlerin bizden uzaklaştırmaya çalıştığı şey asıl kendimizin birer 'Alien' olmasıdır. Egomuz, kendi psişik aracımız, kendi bedenimizi denetim altına alarak çarpıtan bir aliendır.Hiç kimse sesinin travmatik boyutunun tam olarak farkında değildir.İnsan sesi insana ait subjektifliğin derinliğini ifade eden göksel,yüce bir medyum gibi değildir,insana ait bu ses,yabancı bir davetsiz misafir gibidir.Hiç kimse Charlie Chaplin kadar bu durumun farkında olmamıştır.

9

Chaplin, filminde iki kişiyi canlandırır küçük Yahudi Berber ve onun kötü ikizi;Diktatör Hynkel yani Hitler.Musevi Berber ,sessiz sinema figürlerinde gibi serseri,kopuk bir figürdür.Sessiz figürler aslında çizgi film karakterlerine benzer.Ölümü bilmedikleri gibi cinselliği de bilmezler. Acı duymazlar. Tıpkı çizgi filmlerdeki kedi ve fare gibi egoistçe sözlü bir mücadeleye girerler.Onları yerlerinden kesip çıkardığınızda yeniden yaratabilirsiniz.Orada bir sonluluk,fanilik yokturO kötülüktür.Fakat bir anlamda rekabet edebileceğiniz, diğerini ittirebileceğiniz , düşünülmüş bir suç unsuru taşımayan naif, iyicil bir kötülük.Başka bir şekilde söyleyecek olursak, sesle ilgili içeriye,derin, suçlu ve suçluluk duyan dünyaya ait elde ettiğimiz şey onun karmaşık doğasıdır.Bu filmdeki sorun sadece politik bir sorun değildir. Yani totaliter baskıdan,bu kötü kışkırtıcı güçten nasıl kurtulmak gerektiği olmamakla birlikte,son derece de biçimsel bir problemdir.Belki de asıl sorun, korkunç düzeydeki bu sesi nasıl def etmek gerektiği sorunudur.Ya da, bu sesi kolay yoldan def edinceye kadar onu nasıl evcilleştirebileceğimiz , bu sesi her şeye rağmen aşk, insanlık ve benzeri durumları anlatmak için nasıl başka bir biçime dönüştüreceğimizdir.Alman polis (filmdeki) onun Hitler olduğunu ve büyük bir toplantı düzenlemesi gerektiğini düşünür.

4

Değindiği Tüm Filmler;

  • possessed (1934) clarence brown
  • the matrix (1999) andy and larry wachowski
  • the birds (1963),psycho (1960) alfred hitchcock
  • duck soup (1933) leo mc carey
  • monkey business (1931) norman z mccleod
  • the exorcist (1973) william friedkin
  • testament of dr mabuse (1933) fritz lang
  • alien (1979) ridley scott
  • the great dictator (1940) charles chaplin
  • mulholland drive (2002) david lynch
  • alice in wonderland (1951) clyde geronimi, wilfred jackson and hamilton luske
  • the red shoes (1948) michael powell
  • dr. strangelove (1963) stanley kubrick
  • fight club (1999) david fincher
  • dead of night (1945) alberto cavalcanti
  • the conversation (1974) francis ford coppola
  • blue velvet (1986)david lynch
  • vertigo (1958) alfred hitchcock
  • psycho theatrical trailer (1960)
  • solaris (1972) andrei tarkovsky
  • the piano teacher (2001) michael haneke
  • wild at heart (1990)
    lost highway (1996)
    dune (1984) david lynch
  • persona (1966) ingmar bergman
  • eyes wide shut (1999) stanley kubrick
  • blue (1993) krysztof kieslowski
  • in the cut (2003) jane campion
  • the wizard of oz (1939) victor fleming
  • frankenstein (1931) james whale
  • 10 commandments (1956) cecil b. demille
  • dogville (2003) lars von trier
  • alien resurrection (1997) jean-pierre jeunet
  • to catch a thief (1954) alfred hitchcock
  • saboteur (1942) alfred hitchcock
  • rear window (1954) alfred hitchcock
  • north by northwest (1959) alfred hitchcock
  • stalker (1979) andrei tarkovsky
  • kubanskie kasaki (1949) ivan pyryev
  • ivan the terrible (part two)(1945) sergei eisenstein
  • pluto's judgment day (1935) david hand
  • city lights (1931) charles chaplin

Sonuç olarak her ne kadar akademik anlatımı ve Zizek’in balkan şiveli ingilizcesi nedeniyle anlamak biraz zorlaşsa da dünya sinemasının kilometre taşları olarak sayılabilecek eserler üzerinden psikanalik ve felsefik çıkarımlar yapması hem sinema adına hem de felsefe adına güzel örneklerdir ve üzerinde çokca kafa yorulması gerekmektedir.Bu belgesel ve değindiği filmler bir değil birkaç defa izlenmelidir.Bu yüzden bir bakıma sinema adına bir harita gibidir bu belgesel.Ayrıca Slavoj Zizek’in daha geniş kapsamlı eseri Looking Awry (Yamuk Bakmak) kitabında da anlattığı gibi ; felsefenin temel kuralı olaylara değişik bakış açılarından bakmak her zaman sabit düşüncelerden bizi korur ve mental açıdan gelişmemizi sağlar.

1 *
Share/Save/Bookmark

2 Nisan 2010 Cuma

Gitmesek de o köy bizim köyümüzdür

iki-dil-bir-bavul2

 

 

 

 

 


Orda bir köy var uzakta diye başlar sözleri,çocukluğumuzun şarkısı.Gitmeksek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür der.Kendimize uzak insanları unutuşumuzun ayıbını göstermelik sevgi gösterisi için günah çıkarıyormuşcasına benimseriz onları bizim köyümüz diyerek.Ama ne giden vardır ne soran .Ta ki hayatını eğitime adamış heyecanlı cefakar öğretmenler atanana kadar.Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın yönetmenliğinde bir Türkiye gerçeğini yüzümüze çarpıyor İki Dil Bir Bavul.Efsane der ki Tanrılar Babil’in krallarına kızıp en büyük gazap olarak yeryüzüne 72 dil gönderdiler çünkü kimsenin birbirini anlamadığı yerde kaos kaçınılmazdı.O gün  bu gün her millet farklı dil konuşur oldu.72 dile gerek yok aslında iki dil de yetiyor birbirini anlamamaya.

Belgesel-kurmaca karışımı son derece yalın sinema dili sayesinde hiçbir tarafa yaranmaksızın sadece gerçeğin perdeye yansımasını destansı bir güzellikte başarıyor bu film.Yeni öğretmen olmuş denizlili Emre Aydın öğretmen doğuda bir köye tayin olur.Köy hiçbir şeyin olmadığı bir köydür.Öğretmenimiz en azından suyum olur diye umut ederek gelmiştir köye ama maalesef yoktur.Ara sıra gitmesine rağmen elektrik vardır sadece.Okulun ilk günü kimse okula gelmez çünkü çocukların kimisi tarlaya gitmiştir kimisi evde küçük kardeşlerine bakmaktadır.Öğretmenimiz ilk iş olarak kapı kapı gezip tüm çocukları okula getirmeye çalışır.Okul dediysek de kapısı tam kapanmayan tüm sınıfların tek bir odaya sığdıkları küçük bir binadır.Heyecanlı yeni mezun öğretmenimiz tüm şevkle öğretmeye başlayacakken acı gerçeği yaşar.Çoğu birinci sınıf öğrencisi türkçe bilmemektedir.İlk iş türkçe öğretilecektir ama nasıl?

iki-dil-bir-bavul 

Aynı coğrafyada yaşayıp aynı dili konuşamayanların dramı bu İki Dil Bir Bavul.Gerçi aynı coğrafya diyoruz ama sadece haritada bir bütünlük var okul duvarlarında asılan, daha resmi tabirle sadece ders kitaplarında kalmıştır misakı milli.Ama gerçek tüm çıplaklığıyla farklı.Bir bavulla temsil edilen gitme mevzusu yılmaz erdoğan’ın şiirinde dediği gibi bir  ‘bir ülkeden bir iç ülkeye’ yolculuk bu aslında.Hiçbir artniyet aranmaksızın gerçeğin acı yüzüdür bu.Büyük apartmanların yanında tüm imkanların elinin altında olduğu batıdan,suyu bile olmayan köye geliş, nasıl aynı olabilir coğrafyalar? Binlerce yıllık kardeşliğin üstüne her dakika santim santim uzaklaştığımız yakınımızdır aslında oralar.Şartlar oldukça  zordur,ama tüm bu olanaksızlıklar içinde yaşama dair çırpınışlar takdire sayandır.Veli toplantısında ailelerin “elimizden gelen bu,kusurumuz varsa affola” diyerek şartları kabullenişi ve ama yenilmeyişidir takdiri hakeden.Mesela Zilkif vardır,Rojda vardır hayatında hiç sincap görmeden sincap hikayesini okumaya çalışan çocuklardır bunlar.

’Na’nın hayır olduğunu öğrenen öğretmene ‘sen de yabancı dil öğreniyorsun burda’ diye tüm içtenliğiyle takılan yurdum insanıyla beraber burdaki yabancı kelimesinin korkuçluğunu farketmeliyiz ve yıllardır açılan arayı kapatmalıyız.Bu iki dil yabancı dil değildir,anca birbirinin kardeşidir.Tek çare anlamaya çalışmaktır birbirimizi…
2dil-1bavul

Ne güzel demiş Can Baba;

en uzak mesafe ne afrika'dir,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan. ….

*
Share/Save/Bookmark

1 Nisan 2010 Perşembe

Binbir Surat Johnny Depp

 

binbir surat johnny depp

*
Share/Save/Bookmark