Christopher Nolan’ın iki gün önce doğumgünüymüş.Usta 41 yıla neler neler sığdırmış.9gagcılar da unutmamışlar tabi ustayı.
*1 Ağustos 2012 Çarşamba
30 Temmuz 2012 Pazartesi
Batman’e Görkemli Veda
Christopher Nolan’ın neredeyse baştan yarattığı çizgi roman fenomeni Batman serisinin son filmi The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) büyük bir sükse ile vizyona girdi.Serinin ikinci filmi The Dark Knight (Kara Şövalye) öyle bir etki yaratmıştı ki,gişe hasılatının yanı sıra popüler kültürde geniş bir yer bulmuştu.Heath Ledger’ın efsanevi Joker performansı deyim yerindeyse Batman’den rol çalmış ve kendi hayran kitlesini oluşturmuştu.Tim Burton’ın Batman’inde Jack Nicholson’un hayat verdiği joker’i tam bir karikatüre çeviren bu performans sinema tarihine altın harflerle yazılmıştı.Ne yazık ki Heath Ledger başarısını taçlandıran oscar ödülünü göremeden aramızdan ayrıldı ama joker ve diğer performanları anılarımızda her zaman yer alacaktır.
Batman Dark Knight’un sevilmesiyle yarattığı etki her zaman iyi sonuçlar doğurmadı maalesef ve son filmin Denver’daki galasında kendini Joker diye adlandıran bir psikopat seyircilerin üstüne ateş açması üzerine 12 kişi hayatını kaybetti.Son filmden bu yana 3 senedir heyecanla bekleyen sinema kamuoyuna deyim yerindeyse ağır bir tokat gibi geldi bu haber.Herkesin hevesi ve heyecanı kursağında kaldı desek yeridir.Bizimkisi dahil çoğu ülkede galaların,ön gösterimlerin iptal edilmesine yol açan bu olaya bir psikopatın yaptığı basit bir adli hadise olarak bakamayız. Bu konu üstüne ciddi ciddi sosyolojik çalışmaların yapılması gerek.Saf kötülüğün ve içi boşaltılmış anarşinin bir parçası gibi kendince mantıklı şiddet eğilimleri gösteren kötü karakterler aslında psikopat bünyelere bir rol model oluşturmuş oluyorlar.Perdede yansıyanın kurgudan ibaret olduğunu idrak edemeyecek kadar sinemayı ve kurguyu içselleştirmek bastırılmış toplumsal şiddetin su üstüne çıkmasını sağlıyorsa burda sinemanın etkisini ve dilini tartışmak gerek.Neyse bu başka bir yazının konusu şimdilik biz filmimize geri dönelim.
Batman literatürüne baktığımızda öncelikle iki tip fanatiklerinin olduğunu söylemeliyiz.İlki Batman fenomeninin doğduğu çizgi romanın takipçileri.DC Comics’in demir başı sayılabilecek bir seri olan Batman daha çok çeşitli kötülerle savaşmayı temel alan bir çizgide ilerliyor.Nolan’ın bu son serisinin farkı da işte burada ortaya çıkıyor.Nolan kendinden önceki Burton ve Schumacher gibi mizahı ve aksiyonu bol bir kahramandan çok, Batman’i batman yapan unsurlara odaklanıyor. Çizgi roman’da Frank Miller imzasıyla sadece “Year One” da işlenen bu konu son serinin tamamına yayılmış durumda.Korku-Kaos-Acı sırasıyla üçlemeyi oluşturan Nolan,Dark Knight Rises’da Batman’imize bolca acı sunuyor.
Diğer tip fanatikler ise sinema temelinde oluşmuş Batman filmlerinin takipçileri.Son dönem modern uyarlamalar olarak adlandırabileceğimiz Tim Burton’la başlayan seriyi genel anlamda 2Burton--2Schumacher-3Nolan diye özetleyebiliriz.Burton’un gotik atmosferiyle başka bir boyutta başlayan seri sonrasında schumacher’in popülist sinema dili sebebiyle ilginin kaybolmasıyla sonuçlandı.Yeni bir nefes arayışında olan yapımcılar Nolan’ı projenin başına getirdiler ve bambaşka bir Batman ile karşı karşıya geldik.Burton’ın gotik tasviriyle özdeşleşen Batman ve Gotham dünyasının değiştirmekle başlayan Nolan görsel anlamda daha açık renkleri ve ışığı seçerek bu handikapı aşmayı denedi ve başardı.Çünkü Burton’ın sinema müdavimleri onun siyaha yakın görseliğini çok iyi özümsemişlerdi ve Gotham’ın suçu doğuran tarafını çok iyi yansıttığını düşünüyorlardı.Açık ve renkli bir görselin yaratılması suçun temeline olan karanlığı sembolize etmesi anlamında büyük bir sorundu ama dediğimiz gibi yapımcıların projenin en başında Nolan’ı başa getirmeleriyle bu serinin 1-0 önde başlamasını sağladılar.
Christopher Nolan’ın zengin görsel sinema anlayışının yanı sıra asıl başarısı ,sinema ve çizgi roman serisinin es geçtiği felsefik altyapısını kurmasıydı.Herkesin bildiği gibi Bruce Wayne’in anne ve babasını kaybetmesinin sorumlusu olarak kendisini görmesiyle başlayan hikayede Wayne’nin Batman olma süreci minimum düzeyde tutulmuştu zira önünde savaşması gereken bir sürü düşman vardı.Ama Nolan pek aceleci davranmadı ve ilk filmde ilmek ilmek işleyerek Batman’i batman yapan unsurları ortaya koydu.Batman Begins’de korkularıyla yüzleşen Bruce karanlık dehlizlerde bir yarasa olarak yerini almıştı.Dark Knight’da ise Joker ile birlikte kaosa karşı gelmeyi ve asıl önemlisi joker’in vurguladığı her insanın içinde kötülük vardır ideasını kendine de uygulayarak bir arınma yaşamıştı.Gotham şehri için kendini suçların önüne atan Batman Harvey Dent ve dolayısıyla Two Face’in suçlarını üstüne alarak fedakarlıkta bulunmuştu.İşte son film burada başlıyor ve cezasını çektikten sonra inzivaya çekilen Batman yeniden dirilişini Bane’in “Acı” kavramıyla yapıyor.
Dark Knight Rises’a gelecek olursak ilk film Batman Begins’in devamı niteliğinde diyebiliriz.Bane’in geçmişindeki ve Gotham’ı yok etmek istemesindeki temel amaçların çoğu ilk filme dayanıyor ve bolca göndermeyle bu düşünce pekişiyor diyebiliriz.2 saat 45 dakika gibi hayli bir uzun süresi olsa da serinin bitmesi için gereken açık kapıların kapatılması anlamında her konuya değiniliyor.Hal böyle olunca senaryo anlamında yoğun bir bombadıman yaşanıyor ve bir noktadan sonra takip etmesi zor hale geliyor.Tabi Dark Knight’la kıyaslanmasının temel sebebi aksiyon ikinci planda kalmış iddialarını doğurmuş oluyor.Bu demek olmasın aksiyon yok değil,tam tersine salt aksiyona sırtını dayaya bir film değil demek oluyor.Hem alt metni zengin senaryosuyla hem de görsel zeminiyle ilk iki filmi zirveye taşıyor.
Oyuncu kadrosu ise ayrı bir tebriki gerektiriyor.Serinin kadroluları Christian Bale, Michael Caine, Morgan Freeman, Gary Oldman’ın yanına Anne Hathaway,Marion Cotillard,Tom Hardy,Joseph Gordon Levitt gibi genç yıldızlarla pekiştirilen kadro son yılların en iyilerinden sayılabilir.
Tabi bu durumun da dezavantajı olmuyor değil.Karakter anlamında Anne Hathaway’in çizdiği Kedi kadın hikayenin genelinde silik kalmış görünüyor.Michelle Pheiffer’in performansına yaklaşacak cinsten bir rol olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı.Gerçi Hally Berry fiyaskonu unutturması da bir başarı sayılır.
Sonuç olarak çoğu kişinin beğenmemesine rağmen seriye yakışır bir final oldu diyebilirim.Serinin en büyük handikapı Dark Knight’ın başlı başına kült bir filme evrilmesi ve devam filmine beklentilerin yükselmesiydi.Hal böyle olunca ne yaparsan yap asla böyle bir beklentiyi karşılamazsın.Bence hem görsel hem de metin anlamında yakışır bir bir finaldi,keşke burada bitmese de Nolan’ın Gotham’ını bolca izlesek.
Batman’e Görkemli Veda
20 Kasım 2011 Pazar
Empire Batman Kapağını seçiyor

*
Empire Batman Kapağını seçiyor
7 Ağustos 2011 Pazar
Batman’den Son Kareler
Nolan’ın üçlemesinin son filmi Batman:Kara Şövalye Yükseliyor’un son set fotoğrafları internete düştü.Her geçen gün artan meraka daha daarttırdığı söylenebilir bu fotoğrafların.Bakalım canımız ciğerimiz Gothan’ın medar-ı iftarı Batman’imizin bu filmde Bane ve Kedi kadınla mücadelesi ne şekilde olacak.Bu arada Sinema dergisinin son sayısında Kutlukhan Kutlu’nun Batman incelemesi çizgi roman ve son seriye yeni başlayanlar için temel niteliğinde.Alınıp tekrar tekrar okunulması tavsiye olunur…
*acaba Gotham trafik polisi buna ceza kesebilir mi? :)
*Batman’den Son Kareler
3 Ekim 2010 Pazar
Yeni Sinemanın “Başlangıç”ı mı?
Christopher Nolan’ın son filmi Inception için okuduklarım içinde en iyi yorum şuydu galiba; “Inception: Christopher Nolan’ın en iyi filmi,şimdilik…” .Bu yorumu sonuna kadar hakedecek derecede son yılların en iyilerinden biri olan Christopher Nolan ve son şaheseri Inception daha şimdiden sinema dünyasının efsaneleri arasında anılmaya başladı.Her ne kadar her film sonrası en iyi olduklarına dair iddialar ortaya atılsa da ve asıl değerlerii zaman içinde anlaşılsa da , Inceptin açısından bu böyle değil.Hakkında yapılan yorumların temelinde, iyi ve kötü olmasının çok çok ötesinde Matrix’in ikibinlerin başında yaptığı görsel ve felsefik devrimin devamı niteliğinde olduğu ve ikibinonların yeni sinema anlayışına ön ayak olduğunda dair iddialar ekseninde ilerleyen film eleştirilerine sahip bir film.Bir filmi efsaneler arasına sokacak temel unsurun onun tüm zamanlara yayılan bir referans kaynağı olması gerektiğini unutmadan Matrix’in getirmiş olduğu aksiyona ek olarak derin felsefik donanımının başarısına katkısını gördükten sonra Inception’ın da aynı temele sahip bir film olduğunu ve bir nevi Matrix’in açtığı yoldan onun devamı olduğu iddiaları kuvvet kazanıyor.
Öncelikle yukarıda da dediğim gibi iki bölümde bakacak olursak filme ilk olarak görselliği üstünde durmalıyız.Ağzımızdan sular akarak izlediğimiz bir önceki filmleri Batmam The Dark Knight’ı ve Batman Begins’i sırf bu film için araya alması ve görsel efektler için bir nevi staj muamelesi olarak görmesini açıkladıktan sonra görsellik için neleri yapabileceğini görüyoruz Nolan üstadın.Rüya içinde rüya konseptini yaratmak için beynimizde kurguladığımız dünyayı perdeye yansıtmanın günümüz teknolojisiyle cok zor olduğunu bilen Nolan bunu en mükemmel şekilde yapmak için kolları çok önceden sıvamış.Kendi hayatına ve sinemasına dair röportajlarda vurguladığı gibi bu film ve asıl olarak ‘rüya’ konusu çocukluğundan beri kafasında yer alan bir olgu.Tüm sinema hayatına buna endeksli kuran biri için amaca doğru giderken yaptıkları daha bir anlam kazanıyor.Dediğim gibi bizim ağzımızın suyunun akarak izlediğimiz Kara Şovalye onun için oss’ye hazırlanan gençler gibi hazırlık sınavı şeklinde geçiyor.Ki bu durum ne son filmine artı anlam kazandırır ne de bir önceki filmine eksi bir anlam katar.Bu onun bu sanata verdiği tutkuyu anlatır.Bu bağlamda bakıtığımzda karşımızda aslında bir filmden öte bir inanç öyküsü duruyor.
İkinci açıdan bakarsan felsefik tarafına,bu sonsuz boş sayfa piksel piksel bile yetmez bile.Bir bilinememezlik yumağı “rüya” aleminin içinde bilinememezliğimizi daha da arttırarak kısa bir gezintiye çıkarıyor Nolan bizi.Bilincimizin arka bahçesi rüyalarımızın sonsuz ve karanlık dünyasını yine suç dünyasının karanlığıyla birleştirerek oluşturduğu olay örgüsü hem içinden çıkılamaz bir duruma geliyor hem de tüm sorularımıza ek olarak başka sorularda sokuyor kafamızın içine.Sanki filmde kahramanlarımın amacına uygun olarak Nolan da bizim beynimize bir fikirden ziyade daha önce sor(a)madığımız,içi açılmamış soruları deyim yerindeyse bir bomba misali atıveriyor .Yoksa o filmin içinde biz de mi vardık hissiyatına giriyorsa sinemadan çıkan insan,eve geldiğinde de hala devam ediyorsa bu etki işte o zaman o film iyi bir filmdir.Inception ise bunu kendini anlattığı biçimde bizi bir rüya yaşatarak beynimizin içine yerleştiriyor sanki bu filmin iyi bir film olduğunu.
Sonuç olarak sinemaya getirdiği yeni bakış açılarıyla bir çok anlamda ve uzun yıllar kendinden bahsettirecek bir film Incepiton.Yoksa bir sinema efsanesi mi “başlıyor”….
Ayrıca Homer amcamızın da kendi bakış açısıyla Inception yorumu homer’ı tanıyanlara açısıdan hiç de şaşırtıcı değil:)
*Yeni Sinemanın “Başlangıç”ı mı?
23 Kasım 2009 Pazartesi
Joker vs. Joker
İki efsane joker. Biri Tim Burton’un çektiği ilk filmde Jack Nicholson babanın hayat verdiği joker, diğeri ölümünden sonra oscarı kazandıran Heath Ledgerla vücut bulan Joker….
Öncelikle iki jokeri karşılaştırmadan yönetmenleri karşılaştırmak gerekir. Batman efsanesi sinema aktaran Tim Burton kendi dünyasındaki gotik unsurlarla Batman ve Gotham’ın çizgisel değerini harmanlayarak çizgi roman tadında yarattığı sinemasal evren aynı şekilde Joker’de de karşımıza çıkıyor. Ama Christopher Nolan’la beraber Batman Begins’de tamamen farklı bir Batman ve Gotham teması yaratıldı.Bunun devamı olarak The Dark Knight’da Joker ilk jokerin aksine gerçek hayattan fırlamış gibi geliyor. Düzgün çizgilerle karakterize edilen Jack Nicholsan’ın jokeri yıllar boyunca efsane olmasına rağmen Heath Ledger’ın olağanüstü performansı ile bambaşka bir konuma geliyor ki ilk joker neredeyse çok masum kalıyor. Bu etkiyi yaratan en önemli unsur ise kuşkusuz karakterin tüm kötülüğünü yansıtan makyajı. Çok özensizmiş gibi duran ama aksine karakterin ruhsal yapısını cok iyi özetleyen bu makyajın yanı sıra kıyafet seçimleri ile dış görünüşü yaratılan son joker çok farklı yere çıkıyor gönüllerimizde. Heath Ledger’ın karakterini kafasında oluştururken Otomatik Portakal’dan Alex ve Sex Pistols’dan Sid Vicious ‘ı esin kaynağı olarak aldığını ifade etmesi, karakterin ne kadar derin irdelendiğinin bir kanıtı. Jack Nicholson babanın ve İlk jokerin gönlümüzdeki yeri farklı ama kötülüğün kaynağındaki şiddeti daha iyi yansıtan Nolan’ın jokerine hakkını teslim etmek lazım. Ayrıca son olarak jokere ayrı bir hava vererek daha şimdiden kült mertebesine ulaştırdığı için artık kalplerimizde olan Heath Ledger’a sonsuz teşekkürler……..
*Joker vs. Joker