Javier bardem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Javier bardem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2011 Salı

Consume Obey Die

eat-pray-love-movieElizabeth Gilbert adlı ablamızın herşeye sahip dünyasından hiç bir şey bulamayıp kendini yollara verişinin hikayesini anlattığı “Eat,Pray,Love” kitabından aynı adla uyarlanan filmde romantik komedilerin kraliçesi Julia Robert yine arzı endam ediyor.Yanında ise iç güveysinden hallice son dönemlerin en karizmatik ve en başarılı oyuncularından Javier Bardem eşlik ediyor.Peki orta yaşlarında hala güzel Hollywood güzeliyle,yakışıklı Avrupai esas oğlanımız filmi kurtarmaya yetiyor mu.İşte filmin koca bir soru işareti.Hele hele temel aldığı Amerikanın “bestseller” kitabı bile filmi kotarmaya yetmiyor.

EAT PRAY LOVE 

Hiç doymak bilmeyen tüketim alışkanlığının sonucu olarak hiçbir şeyden zevk almamaya başlayan yurdum Amerikalısının “iç” yolculuğunu anlattığı Ye,dua et,sev hem kitabı hem de filme uyarlanışıyla vasatı aşamayan klişeler bütünü olarak karşımıza çıkıyor.Bugüne kadar sayısız örneği perdeye aktarılan şehirli insanın tüketimden sıkılıp kendini bulmaya adaması temasından hareketle yine aynı durum ısıtılarak karşımızda.Tabi söylemesi gerekenleri tekrar suya sabuna dokunmadan,klişelere boğarak üstünkörü geçiyor.Bu “iç yolculuğun” esas sonucu olarak kendilerinde bulmaları gereken kocaman boşluğu keşfetmektense zaten kendilerini bu noktaya getiren doyumsuz kişiliklerine hiç de odaklanmadan yazının başlığını haklı çıkarırcasına geçip gidiyorlar hayattan.
Hayatı ıskalayışlarını çok geç anlayıp geriye dönüp baktıklarında karşılarına çıkan kocaman boşluktan korkup alelacele önceden denenmiş hazır kalıpları kendilerine uydurmaya çalışmaları ekseninde ilerlese de bu tür filmler,kitaplar aslında ortaya çıkan ürünlerde anlaşılıyor ki tüm bu yaptıkları üstlerinde emanetmiş gibi duruyor.Hani derler ya alışmadık k*çta don durmazmış. Aynen o hesap bütün o meditasyonlar, yogalar, çakralar, enerji dengeleri içlerindeki kocaman boşluğu görmemek adına sabun köpüğü misali içlerini doldurmalarının tezahürüdür.

EAT PRAY LOVE

Elbet şunu da es geçmemek lazım her mistik inanışın temelinde bu içe yolculuğu bulabiliriz.Sadece mistik inanışlarla da bunu kısatlayamayız aslında.Her türlü inanışın ve ya ideolojinin kökeninde insan ve insanın içindekilere dair bir yöneliş vardır.Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” sözü zaten bu içe yönelişi çok güzel anlatıyor. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu felsefenin bir benzerini bulabilirsiniz.Peki yukarıda da bahsettiğimiz kitaba ve filme konu olan bu içe yönelişte eksik olan ne? İşte orda karşımıza çıkan kocaman duygusuzluğu temel alarak şunu diyebiliriz.İçe yönelişlerin esas amacı kendin dışındaki bir dünyayı anlamak için önce kendinden başlayarak anlamlar verme sürecidir ve en sonunda topluma daha sağlam entegre olmayı getirir.Hali hazırda sürüden farkı olmayan bir tüketim toplumundan ayrılıp arınmayı onların yanına dönmek için yapmak,işte bu duygusuzluğu yaratan bir yapaylığı getiriyor.”Bakın ben ne güzel içe yöneliyorum” diyerekten insan kendi reklamını yapıyorsa işte orda kocaman bir yalan vardır demektir.Komşular alışverişte görsün misali kendini doldurmaktan ziyade “bakın ben boş değilim”mesajı gütmek dünyanın hiçbir inanışında hiç bir ideolojisinde yoktur.Olsa olsa her şeyi sömüren bir düzenin bu erdemli olayı da sömürmesinden öteye gidemez.Yılda yaklaşık yarım milyar dolar civarında seyreden günümüz mistik inanç pazarında yoga kuyruklarından insanlar,tezgahlardan küçük Buda’lar eksik olmuyor.Hal böyle olunca herşeyi pazarlamaktan geri durmayan açgözlü bir sistem belki kendisine mezar olacak bu mecrayı sırf tüketmek adına satmaktadır.Hani bir laf vardır kapitalizm kendinin asılacağını bile bile yine o ipi satar diye.Ama bu ve bunun gibi yapay örneklerle içi boş mistisizme alıştırılan halk bir anlık bir aydınlanma yaşasa da sonları mutlaka karanlık olacaktır.

Eat_Pray_Love_01


Sonuç olarak Eat,Pray,Love her ne kadar oyunculukları iyi olsa da içi boş alt metniyle vasatı aşamayan bir görüntü sunuyor ve alttan alta asıl anlattığının consume,Obey,Die olması gerektiğini hatırlatıyor.

*
Share/Save/Bookmark

31 Mart 2010 Çarşamba

Vicky Cristina Barcelona

vicky-cristina-barcelona

 

 

 

Vicky Cristina Barcelona,Woody Allen’ın Londra üçlemesinden sonra Avrupada çekmeye devam ettiği ilk filmi.Javier Bardem,Penelope Cruz,Scarlett Johansson,Rebeca Hall gibi sağlam kadrosunun yanına esas başrol oyuncusu tüm güzelliği ve tüm sıcaklığıyla Barcelona yer alıyor.New York aşığı Woody Allen her ne kadar yakın zamanda filmlerine arka plan olarak Avrupayı seçse de her zaman anlattığı nevrotik insanların psikolojilerini yansıtmayı hiç bırakmıyor.Bu filmde de yaz tatili için Barcelona’ya gelen iki yakın arkadaş ekseninde ilişkilere göz atıyor.

Vicky( Rebeca Hall) Katalan kimliği üstüne araştırma yapan ve bu yüzden Barcelona’da ki tanıdıklarına yaz için ziyarete giden evlenme hazırlığında olan ve  ilişkilere daha sağlamcı bakan amerikan üst sınıfına ait rahat hayata süren biri,yanında da uzun zamandır arkadaşı olan ona nazaran hayata bakışı biraz daha geniş olan ve ne istediğini bilmediği için ne istemediği üzerinden hareket eden, istikrar değil tutkuların peşinde koşan Cristina (Scarlett Johannson) ikilisi Barcelona’da beklenmedik bir şekilde hayatlarına giren kazanova ressam Juan Antonio (Javier Bardem) ile birlikte kendilerini tanıyacakları bir geziye çıkarlar.Juan Antonio’nun arıza eski eşi Maria Elena( Penelope Cruz) da eklenince karmaşık ikili ilişkiler ortaya çıkacaktır.Tabi bu gezi esnasında kendi hayatlarını çizdikleri kurallarının nasıl dağıldıklarını keşfedeceklerdir.Birbirinin zıttı gözüken iki amerikalı kadının aslında farklı coğrafyalarda başka kültürlerde kişiliklerinde değişkenlik göstermesi hem fonda Barcelona’nın ilişkilere  romantik ve dingin bakan tarafı hem de Amerikan kökenli sağlamcı ve kurallarla örülmüş boğucu tarafının bir sonucu olarak filme yansıyor.Özellikle konuyu esas anlatan tabiki başroldeki Barcelona.Akdeniz’in serin akşamlarında ispanyol gitarı eşliğinde aşkı ve romantizmi anlatmak en kolayıdır sanırım.Zaten hali hazırda Juan Antonio ve Maria Elena arasında adı konulamamış eksiklik insanın ikili ilişkilerine iki kişinin yetmeyeceği tezini sunuyor bizlere.Birkaç sahnede vurgulanan “unfulfilled love is the only true love (yarım kalan aşk,gerçek aşktır)” mottosu aslında aşkın mutlak sınırlarının olmaması yüzünden sürekli yarım olması ve hep bir arayış içinde olması olarak düşünebiliriz.Zira Cristina’nın Maria Elena ve Juan Antonio arasında eksikliği tamamlaması ve bunu bilen Maria Elena’nın Cristina’nın ayrılma isteği karşısında verdiği aşırı tepki aslında bu eksikliği bir nebze onla beraber kapattıklarını düşünmesinden kaynaklanıyor.Olayı aşk ve ilişki yönünün dışında sanatsal yaratıcık boyutunda da bakarsak duyguların her türlü kural ve kısıtlamalarla dizgin altına alınmasına bir karşı çıkıştır bu.Bunun sonucu olarak sanatçı en yaratıcı çalışmalarını bu toplumsal kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla vermesi duygusal rahatlamanın bir sonucudur ya da içimizde bir yerlerde biriken duygularımızı sürekli arayışlarla en üst seviyede tutmak bu duygu artışının sanatta kullanılmasını tetikler.

Tabi bu duygusal arayışların üst sınırı olarakta bu duygusal arayışın geçici olmadığını vurgulamak yine Maria Elena’ya düşüyor. Cristina’ya haykırarak itham ettiği “Chronic unsatisfaction (Kronik Tatminsizlik)”  Amerika gibi tüketime dayalı toplumlardaki doyumsuluzluk her ne kadar iş hayatında üretilen ürünlerin satılması amacıyla propagandası yapılsada buna alışan bir psikoloji bir noktadan sonra duyguları da tamamen sömürmeye başlıyor.Arayış adı altında her türlü duruma karşı zaman geçtikçe oluşan bıkkınlık insan ilişkilerindeki temel sorun aslında.Karşımızdaki insandan hissettiklerinden her zaman daha fazlasını istemek.Sonuç olarak Woody Allen’ın birbirinden farklı iki karakterle anlatmak istediği son sahnede de gösterdiği gibi amerikalı dostlarımızın ilişkiler üzerine tüm bildiklerini üstüne kafa yormaya başlamaları yüzünden kafalarının bir hayli karışmış olması.Galiba Woody Allen’ın asıl isteği bu sorgulamayı seyircisine yaptırmak.

Konuya kültürel açıdan daha akademik bakış için Ali Saydam’ın filmle ilgili yazısı hayli ilginç,okumakta yarar var , burdan okuyabilirsiniz.

cruz

Oyunculuklara gelirsek filmin bir başka güzelliği ve görsel artısı.Arıza eski eş Maria Elena rolünde Penelope Cruz deyim yerindeyse döktürüyor.Akdeniz kadının cazibesini ve tuttuğunu koparan tutkusunu bu kadar güzel yansıtması her ne kadar filmde az yer alsadaa filmin derdini anlatmada çok kritik konumda ve Penelope Cruz bunu üstesinden başarıyla kalkmışa benziyor.Rebeca Hall Vicky rolüyle kuralları ve duyguları arasında sıkışan kadının kararsızlığını iyi yansıtıyor ama filmde karakter olarak adı geçsede afişte ve filmin lansmanında pek öne çıkartılmaması biraz kendisine haksızlık gibi olmuş.Scarlett Johannson ise artık Woody Allen’ın kadrolu oyuncusu olduğu için filmde ana karakterlerden cristina da sırıtmıyor.Javier Bardem ise yakışıklı bohem sanatçı olarak kadınları etkilemek için göstermesi gereken karizmayı çokca gösteriyor.Tabi bir daha söylemek gerekirse esas başrol tüm ihtişamıyla Barcelona. 

bscap0000bscap0014

*
Share/Save/Bookmark