woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
woody allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2013 Pazartesi

You will meet a tall dark stranger


 OYUNCULAR

(Alfabetik sırayla)

Greg ANTONIO BANDERAS
Roy JOSH BROLIN
Alfie ANTHONY HOPKINS
Helena GEMMA JONES
Dia FREIDA PINTO
Charmaine LUCY PUNCH
Sally NAOMI WATTS

YAPIMCILAR

Senarist/Yönetmen WOODY ALLEN

Yapımcılar
LETTY ARONSON
STEPHEN TENENBAUM
JAUME ROURES

Yapım Ortağı HELEN ROBIN

NICKY KENTISH BARNES
Yürütücü Yapımcı JAVIER MÉNDEZ
JACK ROLLINS
Ortak Yapımcı MERCEDES GAMERO
Görüntü Yönetmeni VILMOS ZSIGMOND ASC
Yapım Tasarımı JIM CLAY
Kurgu ALISA LEPSELTER
Kostüm Tasarımı BEATRIX ARUNA PASZTOR

Kasting JULIET TAYLOR

PATRICIA DiCERTO
GAIL STEVENS CDG

YOU WILL MEET A TALL DARK STRANGER ---UZUN BOYLU ESMER ADAM


Woody Allen “You Will Meet a Tall Dark Stranger” ile  iki evli çiftin hayatlarına çeviriyor kamerasını...  Alfie (Anthony Hopkins) ve Helena (Gemma Jones), kızları  Sally (Naomi Watts) ve kocası Roy (Josh Brolin) ve onların tutkuları , zaafları endişeleri , hayatlarını etkileyecek sıkıntılarını anlatıyor...

Alfie, Helena’yı kaybolan gençliğini bulmak adına terk eder ve kendisinden oldukça genç bir kadın olan Charmaine (Lucy Punch) ile evlenmeye karar verir...   Helena ise hayatını şarlatan bir falcının sözlerine göre yönlendirmeye başlamıştır.

Mutluluğu evliliğinde yakalayamayan Sally çalıştığı sanat galerisindeki yakışıklı patronu Greg (Antonio Banderas)’e aşık olmuştur. Kocası  Roy ise heyecan içinde son yazdığı romanına yayınevinden cevap beklemektedir... Fakat karşı pencereden kendisine bakan gizemli bir çift göz Roy’u hayatının aşkı Dia’yı (Freida Pinto) bulduğuna inandıracaktır.

Mutluluğu bulmaya çalışan karakterlerimizin önüne her defasında problemleri çıkacak aşkı bulma çabaları onları sadece kalp ağrısına ve umutsuzluğa sürükleyecektir...

Acaba aşk bir falcının sözlerindeki “Karşına uzun boylu esmer bir adam çıkacak” kehaneti ile mi kalacaktır... Hayallerimizdeki ilüzyonlar bizi hep komik durumlara mı düşürecek...



YAPIM NOTLARI


Bir çok  Woody Allen filminde olduğu gibi , YOU WILL MEET A TALL DARK
STRANGER ‘da  da prestijli ve tanınmış oyuncular olduğu gibi çok yetenekli yeni oyuncular  rol alıyor. “Bu kadar iyi oyuncular olmaları beni daima çok şaşırtıyor,” diyor Allen. “Hiç birine prova yapma imkanı tanımadım. Bir çoğu bana karakterleri ve senaryo hakkında soru sormadı. Çekime geldiler ve en fazla bir ya da iki denemeden sonra çekimi tamamladık..” Aslına bakarsanız Allen çekimlere gelene dek Naomi Watts ile tanışmamıştı ve oyuncunun rolü ve özellikle ilk sahnesi filmin en romantik sahnelerinden biriydi. “O sabah sete geldi ve bana günaydın dedi... Üçüncü viteste kalkan bir araba gibi iki ve birinci vitesi hiçe saydı... Hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Ağzını açıp konuşmaya başladığı andan itibaren bütün yeteneği ile karşımızdaydı.” Watts ise bu durumu  biraz farklı hatırlıyor : “İnanılmaz gergin bir gündü ve Woody tarafından vurulmuş gibiydim!”

Allen usta oyuncu  Anthony Hopkins için ise : “Ekrana getirdiği hayat ve onun oyuncu enerjisi hiçkimseyle karşılaştırılamaz. O kadar güçlü ve heybetli bir oyunculuğa ve karaktere sahip ki onun etkisine girivermeniz sadece bir kaç dakikanızı alıyor. Doğuştan şanslı az sayıdaki oyuncudan biri o... bu güç onun içinde var...”

Banderas sete gelmeden önce Allen’ın kendisine göndermiş olduğu bir mektubu çerçeveletip duvarına astığını söylüyor: “Çekim esnasında sizi rahat ettirecekse diyaloglarınıza ekleme yapabilir ya da diyalogdan istemediginiz kısmı çıkarabilirsiniz” yazan mektupta olduğu gibi tüm oyuncular Allen’ın saygı çerçevesi içinde oyuncuları yönettiğinden ve onların emprovizelerine izin verdiğinden bahsediyor.

Film “Macbeth”’ten bir cümle ile başlıyor ve bitiyor: “a tale full of sound and fury, signifying nothing.. Bir aptalın anlattığı bir masal bu; sırf gürültü, patırtı; bir anlama geldiği de yok...” diye açıklıyor Allen: “Tüm bu karakterler hayatları için bir anlam bulmaya amaçlarına ve başarıya ulaşmaya, aşkı tatmaya uğraşıyorlar... Etrafta koşuşturup birbirlerine çarpıyorlar birbirlerini incitiyorlar ,hatalar yapıyorlar ve gerçek bir kaos yaşıyorlar... Fakat en sonunda belki bundan yüzlerce yıl sonra dünyada yepyeni bir takım insanlar olduğunda tüm bu düşünceler uğraşılar koşturmacalar ve şimdi bir anlam ifade eden herşey o gün hiç bir şey ifade etmeyecek. Bundan çok yıllar sonra belki güneş artık ısıtmadığında dünya diye bir gezegen olmadığında hatta tüm evren son bulduğunda bir tek hapla sonsuza dek yaşamayı başardığımızda hiç bir şeyin sonsuz olmadığını anlayacağımızda.... Tüm bunlar sırf gürültü, patırtı bir anlama geldiği de yok diyeceğiz... Kimbilir.


*
Share/Save/Bookmark

29 Kasım 2011 Salı

Paris'te "Mükemmel" Bir Gece


(Yazıyı okurken filmin açılış sahnesindeki şu şarkıyı dinlemeniz şiddetle tavsiye olunur.)

Woody Allen ustanın bir paris güzellemesi olan son filmi Midnight in Paris başrollerinde Owen Wilson,Rachel McAdams,Michael Sheen,Marion Cotillard,Kathy Bates ve Carla Bruni gibi yıldızların yer aldığı sıcak bir romantik komedi.Woody Allen sinemasına aşina olanlara biraz garip gelen bir film bu, özellikle ustanın son yıllarda Avrupa’ya gelerek yaptığı filmlerde çok bariz şekilde gözlemlenen yaşlılık belirtilerinin bir sonucu olarak eski işlerine nazaran daha soft bir mizahın olduğunu kabul etmek gerekir.Woody Allen sinemasının temel özelliği olarak fon olarak kullandığı New york ve şehrin sorunlu nevrotik insanların ekseninde dönen hikayelerinin mizah dozu her zaman üst düzeydeydi ve salt romantizm olsun dram olsun hep ikinci planda olurdu.Avrupa’daki filmleri derken hali hazırda Woody Allen’ın New york’dan kopuşu başlı başına yeni bir sinema anlayışının oluştuğuna dair bir kanıttı.Londra ve Barselona’dan bu sefer romantizmin başkenti Paris’e uğruyor üstad.Bir sonraki filmi için şu aralar Roma’da bulunan üstad böylelikle Avrupa’ın büyük şehirlerindeki turunu sürdürdüğü görünüyor.İstanbul’a gelir mi bilmem ama Woody Allen farkıyla perdeye yansıyacak bir İstanbul’da tadından yenmez orası kesin.



Woody Allen sineması değişti derken bu filmin kötü olduğu anlamına gelmez.Aksine içerdiği romantizm ve mizah son derece dengeli bir seyir izliyor.Salt romantizme boğmadan üstüne üstlük birazda bilimkurgu öğeleri taşıyarak ilerleyen film aslında dünyanın seyrini değiştirmiş büyük sanatçıları sırayla önümüze çıkartarak bir nevi ustalara saygı geçidi şeklinde ilerliyor.

Öncelikle filmin başrolünde Paris kentinin olduğunu söylemek gerek.Hatta daha da ileri giderek insanlarda bir Paris fetişi yaratacak kadar güzel resmedilmiş bir kent görüyoruz.Edebiyatta yeni,kafasında soru işaretleri olan bir yazarı canlandıran Owen Wilson aslında bir nevi Woody allen’ın prototipi olarak çıkıyor karşımıza.Bir röportajında da belirttiği gibi artık 70’lerinde olan usta yeni karakterler canlandıracak kadar enerjisinin olmaması yüzünden bu seçimi yaptığını söylüyor ve bunun da aslında ne kadar üzücü olduğunu da belirtiyor.Kendisi sözleriyle bu durumu şöyle özetliyor “ esas kızın gönlünü fetheden adamı oynayamamak çok fena.Düşünün Scarlett Johansson,Naomi Watts ile film çekiyorum,başkaları kapıyor.Ben ise yönetmenin, orada oturan yaşlı adam işte.”

Filme gelecek olursak hiç sevmediği bir iş olarak Hollywood da senaryolar yazan ama romantik bir yazar olmak isteyen Gil Pender nişanlısı Inez(Rachel McAdams) ile birlikte Inez’in babasının bir işi sebebiyle Paris’de turistik amaçla bulunuyorlar.Ama Gil’in asıl isteği yazarlığı Paris’in başını döndüren romantizminden hareketle depreşiyor ve kendini birden 1920’lerin Paris’inde buluyor.20’lerin Paris’i de kahramanımız Gil’e göre yaşamasını istediği kendi altın çağı.Altın çağ nostaljisi de filmin ana omurgası.Filmin başlarında Gil,Inez ve Inez’ın ukala arkadaşı Paul(Michael Sheen) ‘un bu konudaki tartışması filmin sonuna kadar gidecek bir ikilemin de başı oluyor.Söz konusu tartışma altın çağ nostaljisine kapılmanın aslında “an”ı yaşayamamanın verdiği bir duygusallıkla geçmişe bağlanma olarak görülüyor.Nostalgia is denial of painful present (nostalji şimdiki acı veren zamanın inkarı) tanımı ise geçmişle bugün arasında kurulamayan köprünün insanları ikileme sürüklediğinin bir kanıtı.İşini sevmeyen kendine itiraf edemese de nişanlısıyla bir gelecek göremeyen Gil bunun sonucu olarak kendini nostaljiye kaptırıyor ve yönetmenin kurgusal bir çevikliğiyle istediği zamanlara gitme şansı buluyor.Bunu yaparken de Ernest Hemingway olsun,Salvador Dali olsun,Paclo Picasso olsun o devrin bütün ünlü şahsiyetleriyle tanışma ve kafasında soru işaretlerini bulma derdine düşüyor.Tabi bunu yaparkende güzeller güzeli Adriana(Marion Cotillard)’ya rastlaması ve arka fondaki Paris’in de izniyle aradığı romantizmi bulması kaçınılmazdı.Tabi bu sorgulama sürecenin sonunda altın çağ nostaljisine dair çıkarımların da yersiz olduğu asıl güzelliğin şimdiki zamanda olduğu filmin son karesiyle de resmiyet kazanmış oluyor.
Filmdeki önemli şahsiyetler ise;

Fazla bilgiden göz çıkmaz dedirten filmden bazı anektodlar;

  • Before Sunset filminde de yer alan Paris'in en eski kitapçısı Sheakespeare and Company bu filmde de karşımıza çıkıyor
  • Lost generation (kayıp kuşak) amerika doğumlu ama kendilerini amerikalı olarak görmeyen yazar grubu.Bunlara örnek F.Scott Fitzgerald,T.S. Eliot,Ernest Hemingway,Waldo Pierce vs. Ünlü yazarların o tarihlerde Paris'de neden yer aldığının bir kanıtı http://en.wikipedia.org/wiki/Lost_Generation Ayrıca E.Hemingway'ın filmde de Paris'i tanımlamak için kullandığı kitabı A Moveable Feast (türkçeye Paris bir şenliktir) Paris'de geçirdiği beş yılı anlatan anı kitabı
  • Gil'in Salvador Dali,Luis Bunuel ve Man Ray ile masada sürrealizm üstüne konuşurken Dali'nin örnek olarak verdiği fikirlerinin sanatına dönüştüğü resimleri İsa resmi,eriyen gözyaşı ve saat aforizması ve en son o meşhur gergedanı;
*
Share/Save/Bookmark

31 Mart 2010 Çarşamba

Vicky Cristina Barcelona

vicky-cristina-barcelona

 

 

 

Vicky Cristina Barcelona,Woody Allen’ın Londra üçlemesinden sonra Avrupada çekmeye devam ettiği ilk filmi.Javier Bardem,Penelope Cruz,Scarlett Johansson,Rebeca Hall gibi sağlam kadrosunun yanına esas başrol oyuncusu tüm güzelliği ve tüm sıcaklığıyla Barcelona yer alıyor.New York aşığı Woody Allen her ne kadar yakın zamanda filmlerine arka plan olarak Avrupayı seçse de her zaman anlattığı nevrotik insanların psikolojilerini yansıtmayı hiç bırakmıyor.Bu filmde de yaz tatili için Barcelona’ya gelen iki yakın arkadaş ekseninde ilişkilere göz atıyor.

Vicky( Rebeca Hall) Katalan kimliği üstüne araştırma yapan ve bu yüzden Barcelona’da ki tanıdıklarına yaz için ziyarete giden evlenme hazırlığında olan ve  ilişkilere daha sağlamcı bakan amerikan üst sınıfına ait rahat hayata süren biri,yanında da uzun zamandır arkadaşı olan ona nazaran hayata bakışı biraz daha geniş olan ve ne istediğini bilmediği için ne istemediği üzerinden hareket eden, istikrar değil tutkuların peşinde koşan Cristina (Scarlett Johannson) ikilisi Barcelona’da beklenmedik bir şekilde hayatlarına giren kazanova ressam Juan Antonio (Javier Bardem) ile birlikte kendilerini tanıyacakları bir geziye çıkarlar.Juan Antonio’nun arıza eski eşi Maria Elena( Penelope Cruz) da eklenince karmaşık ikili ilişkiler ortaya çıkacaktır.Tabi bu gezi esnasında kendi hayatlarını çizdikleri kurallarının nasıl dağıldıklarını keşfedeceklerdir.Birbirinin zıttı gözüken iki amerikalı kadının aslında farklı coğrafyalarda başka kültürlerde kişiliklerinde değişkenlik göstermesi hem fonda Barcelona’nın ilişkilere  romantik ve dingin bakan tarafı hem de Amerikan kökenli sağlamcı ve kurallarla örülmüş boğucu tarafının bir sonucu olarak filme yansıyor.Özellikle konuyu esas anlatan tabiki başroldeki Barcelona.Akdeniz’in serin akşamlarında ispanyol gitarı eşliğinde aşkı ve romantizmi anlatmak en kolayıdır sanırım.Zaten hali hazırda Juan Antonio ve Maria Elena arasında adı konulamamış eksiklik insanın ikili ilişkilerine iki kişinin yetmeyeceği tezini sunuyor bizlere.Birkaç sahnede vurgulanan “unfulfilled love is the only true love (yarım kalan aşk,gerçek aşktır)” mottosu aslında aşkın mutlak sınırlarının olmaması yüzünden sürekli yarım olması ve hep bir arayış içinde olması olarak düşünebiliriz.Zira Cristina’nın Maria Elena ve Juan Antonio arasında eksikliği tamamlaması ve bunu bilen Maria Elena’nın Cristina’nın ayrılma isteği karşısında verdiği aşırı tepki aslında bu eksikliği bir nebze onla beraber kapattıklarını düşünmesinden kaynaklanıyor.Olayı aşk ve ilişki yönünün dışında sanatsal yaratıcık boyutunda da bakarsak duyguların her türlü kural ve kısıtlamalarla dizgin altına alınmasına bir karşı çıkıştır bu.Bunun sonucu olarak sanatçı en yaratıcı çalışmalarını bu toplumsal kısıtlamaların ortadan kalkmasıyla vermesi duygusal rahatlamanın bir sonucudur ya da içimizde bir yerlerde biriken duygularımızı sürekli arayışlarla en üst seviyede tutmak bu duygu artışının sanatta kullanılmasını tetikler.

Tabi bu duygusal arayışların üst sınırı olarakta bu duygusal arayışın geçici olmadığını vurgulamak yine Maria Elena’ya düşüyor. Cristina’ya haykırarak itham ettiği “Chronic unsatisfaction (Kronik Tatminsizlik)”  Amerika gibi tüketime dayalı toplumlardaki doyumsuluzluk her ne kadar iş hayatında üretilen ürünlerin satılması amacıyla propagandası yapılsada buna alışan bir psikoloji bir noktadan sonra duyguları da tamamen sömürmeye başlıyor.Arayış adı altında her türlü duruma karşı zaman geçtikçe oluşan bıkkınlık insan ilişkilerindeki temel sorun aslında.Karşımızdaki insandan hissettiklerinden her zaman daha fazlasını istemek.Sonuç olarak Woody Allen’ın birbirinden farklı iki karakterle anlatmak istediği son sahnede de gösterdiği gibi amerikalı dostlarımızın ilişkiler üzerine tüm bildiklerini üstüne kafa yormaya başlamaları yüzünden kafalarının bir hayli karışmış olması.Galiba Woody Allen’ın asıl isteği bu sorgulamayı seyircisine yaptırmak.

Konuya kültürel açıdan daha akademik bakış için Ali Saydam’ın filmle ilgili yazısı hayli ilginç,okumakta yarar var , burdan okuyabilirsiniz.

cruz

Oyunculuklara gelirsek filmin bir başka güzelliği ve görsel artısı.Arıza eski eş Maria Elena rolünde Penelope Cruz deyim yerindeyse döktürüyor.Akdeniz kadının cazibesini ve tuttuğunu koparan tutkusunu bu kadar güzel yansıtması her ne kadar filmde az yer alsadaa filmin derdini anlatmada çok kritik konumda ve Penelope Cruz bunu üstesinden başarıyla kalkmışa benziyor.Rebeca Hall Vicky rolüyle kuralları ve duyguları arasında sıkışan kadının kararsızlığını iyi yansıtıyor ama filmde karakter olarak adı geçsede afişte ve filmin lansmanında pek öne çıkartılmaması biraz kendisine haksızlık gibi olmuş.Scarlett Johannson ise artık Woody Allen’ın kadrolu oyuncusu olduğu için filmde ana karakterlerden cristina da sırıtmıyor.Javier Bardem ise yakışıklı bohem sanatçı olarak kadınları etkilemek için göstermesi gereken karizmayı çokca gösteriyor.Tabi bir daha söylemek gerekirse esas başrol tüm ihtişamıyla Barcelona. 

bscap0000bscap0014

*
Share/Save/Bookmark