14 Ekim 2010 Perşembe

Efsaneler Ölmez III

minur özkul

Kimi sitelerde öldüğüne dair çıkan söylentilere inat sen daha çok yaşa Üstad..

**http://www.twitdergi.com/ ‘dan alınmıştır.

*
Share/Save/Bookmark

İllüstrasyonlara Gel

304034_1254793908_large Tiago-Hoisel23 

304034_1210620753_submedium 304034_1196091115_submedium

 304034_1211400736_submedium304034_1203712548_large304034_1196055312_submedium 

**http://tiagohoisel.cgsociety.org/gallery/ sitesinden alınmıştır.

*
Share/Save/Bookmark

12 Ekim 2010 Salı

Büyüdüler Yaşar Bey ,büyüdüler

1

12 Ekim 2009’dan bu güne acısıyla tatlısıyla sinemayla dolu koskoca bir yıl. Zaman da ne çabuk geçiyor dercesine..

Sinemayı sinema yapan bütün üstadlara selam olsun, ki hepsi sinema denilen deryanın içinde susuzluğumuzu gideren bir damla hayatlar...

my cinema *
Share/Save/Bookmark

10 Ekim 2010 Pazar

Freddie Mercury is back

sasha-baron-cohen-522727133Onun gibi bir efsanenin filmi için geç kalınmıştı.Kişiliğinden,çalkantılı yaşamına,müziğinden,karizmasına kadar tam bir rock ikonu olan Freddie Mercury’in hayatını beyazperdeye taşımak için yapımcı yapımcı Graham King kolları sıvadı ve Peter Morgan’ın kalemini oynatmasıyla harekete geçildi.Çekimlerine önümüzdeki yıl başlanması planlanan projenin müzikleri yine Mercury’nin yol arkadaşları Brian May ve Roger Taylor yapacak.Buraya kadar herşey güzel ama Freddie Mercury’i oynamak için Sacha Baron Cohen’in seçilmesi pek hoşuma gitmedi açıkcası.Cohen’in önceki işleri gibi bunu da eline yüzüne bulaştırmasınından korkuyorum.Kendine has felsefesi olan Mercury’i fiziksel benzerliğinin dışında ruhsal benzerlik olarak içselleştirip perdeye aktaracağından şüpheliyim.Ama yine de bekleyip görmek lazım zira bizi haksız da çıkartabilir Cohen.Ama her ne olursa olsun Mercury’inin hayatını perdede görmek kadar keyifli bir şey olmayacağı kesin.

 

   freddie_mercury

*
Share/Save/Bookmark

Kına Yakın

 

fft5_mf561719 Olaylar o kadar hızlı gelişti ki.Kimse bu işin nereye gideceğini düşünmeden hareket etti,tepkilerini ortaya koydu.Sonuçta sadece sanat olayının dallandırılıp budaklandırılıp bu noktaya getirilmesinde herkesin suçu var.Öncelikle en baştan anlatmak gerekirse çok zaman önce ünlü yönetmen Emir Kustarica’nın Antalya Altın Portakal Film festivalinde uluslararası yarışma bölümünde juri başkanlığı yapacağı haberi geldi. Ki son yıllarda büyük atılımlara imza atan Antalya Altın Portakal düzenleme komitesi bu yıl da yine ses getirecek bir ismi juri başkanlığına getirmişti.

Emir Kustarica’nın burada kim olduğu anlatmak abesle iştigal olur diye düşünüyorum zira yeraltı olsun çingeneler zamanı olsun balkan sinemasının en önemli örnekleri arasında yer alan yapıtlara imza atan,Türkiye’de ise hatırı sayılır bir hayran kitlesi barındıran Kustarica (biz ona Emir Kustarika(!) diyerek) eskiden beri bize yakın toprakları Balkanları anlattı.Peki birden insanlar nasıl çoştu ya da nasıl yaratıldı insanların içindeki Kustarica nefreti.Zira işin ilginç yani bir kaç ay öncesinde de Türkiye’ye gelmesi ve deyim yerindeyse krallar gibi karşılanmasından sonra kendisine böyle bir muamele gösterilmesini her ne dediyse desin haketmiyordu kendileri.Ne demişti Kustarica,Bosna-Hersek’te 1992-1995 arası 300 bine yakın insanın katledildiği, sistematik tecavüzlerin, soykırımların yapıldığı, tarihi eserlerin, kütüphanelerin, köprülerin, camilerin yıkılıp yakıldığı bir dönem olan ve dünya tarihine Srebrenitsa Soykırımı olarak geçen insanlık dışı olaylar hakkında "Meseleyi lüzumundan fazla abartıyorsunuz", "500 yıl önce zaten hepimiz Sırptık, yeniden Sırp ve Hristiyan olalım, mesele bitsin" şeklindeki açıklamaları yapmasıyla ve savaşı yeteri kadar lanetlenmemesiyle kimi çevrelerce eleştirilen Kustarica’nın en son 2005’de eski dinine dönerek Ortodoks olması ve Nemenja adını almasıyla bugün eleştirilen durumuna geldi.Bütün bunlar aslında 90’ların ortasında başlayan uzun yıllar ıcınde oluşan bir durumlar silsilesi.Olayın bu boyutu ayrı bir tartışma.Kusturica’nın savaşa bakış açısını,insanlığa bakış açısını burdan değerlendirmek doğru olmaz ya da daha demokratik tavırla sevgi ve saygı çerçevesini aşmadan düşünceler belirtilebilir.Evet Avrupa’nın göbeğinde Srebrenitsa olanlar bir insanlık suçuydu ve tüm avrupa buna sessiz kalmıştı.Bunu yok saymak dünyadaki diğer bütün trajedileri de yok saymak anlamına gelirdi Almanya’daki yahudi soykırımını da,cezayirde’li fransız zülmününde yok sayılamayacağı gibi.Ki bununla ilgili en uygar tepkiyi Semih Kaplanoğlu ve Bal filminin ekibi vermişti.”Sanatçı insanlığından ayrılamaz” düşüncesiyle Kusturica’nın juri üyeliğini protesto etmiş ve Kaplanoğlu filmini yarışma bölümünden çekmişti.

Gelelim olayın diğer ve yukarıdaki katliamlardan daha çok mide bulandıran siyasi boyutuna.Bildiğiniz gibi yakın zamanda Antalya Büyükşehir Belediyesini kaybeden şimdiki iktidar bundan öncede olduğu gibi Antalya üzerine çok gitmekteydi.Antalya’da yapılması planlanan daha bir çok organizasyonu gerekçe göstermeden başka illere alması olayın artık kan davasına dönüştürülmesi gibi bir şey halini almıştı.En son da Almanya’nın ünlü bira festivali Oktoberfest’inin Antalya’da da yapılmasını fırsat bilen gericiler dün Sivas’ta yaptıkları gibi altan alta insanları kin ve nefretle doldurmaktaydılar.Gerçi dün ekilen nefret tohumları bugün ortaya çıkmaktaydı.Siyasi odaklar arasında süregelen kirli oyunların son halkası tüm dünyaya açılan kapımız Antalya’da ortaya çıkması asıl üzüntü verici bir durum.Bu durumla ilgili Atilla Dorsay’ın şu sözlerine kulak verseydik olayın tansiyonunu biraz olsun azaltabilirdik.''Böyle bir insanlık suçu karşısında nesnel kalamaz denildi. Bütün bunlar 1990'ların ortasında, özellikle 1995 Cannes Festivali'nde olan şeylerdi. Kusturica'nın yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. O zaman öyle düşündüyse bile bundan çok pişmanlık duyduğunu sanıyorum. Bu durumda ona gelme demek, onu kabul etmemek geri çevirmek yapılacak en kötü şey olur. Ülkemiz aleyhine bir hava yaratır. Tersine bırakalım gelsin ve gerekiyorsa derdini anlatsın, sözünü söylesin. Bu bizim eleştirme hakkımızı elimizden almaz. Bizim milletçe ne kadar demokrat, özgürlükçü ve hoşgörülü olduğumuzu gösterir.'' Ama aslında varolan bizim demokrasiyi nasıl sindiremediğimiz ve özgürlükçü yapımızın ne kadar içi boş olduğunu tüm dünyaya gösterdik.İşte bu gibi olaylardan sonra yalnızlığımıza ağlar dururuz.

Siyasi iktidarların sanatçılarla kavgasında bu ilk değildi.Son olmayacağı da kesin.Zira siyasetin kendini konumlandırdığı sömürü düzenenini sanatın yaratıcılığıyla kavgası beklenen bir olaydır kimse yadırgamamalı.İktidarlar güçlerine güç katmak için halk kitlelerinin en zayıf noktalarını kullanarak kendilerine çevirmeyi bilirler ki burda da olduğu gibi Bosna sorunu müslümanlar arasında içlerinde yanan bir meseledir.Ama bu tür olaylara Müslüman-Hristiyan-Yahudi eksenlerinde değil de İnsanoğlu -Hayvanoğlu ekseninde baksak daha objektif bir bakış açısına sahip oluruz.

Yakın zamanda Venedik film festivalinden sonra en az bizim iktidar kadar yüzsüzleşmiş Berlusconi iktidarından bir zat Tarantino’yu seçkinci davranmakla suçlamış ve ödülü kendi tanıdıklarına vermekle itham etmişti.Kendi tanıdıkları diyerek ödül alan dünyaca ünlü sanatçıları kastetmişti.Bir insan bu kadar mı düşer diye kendimi alamıyorum.Çoğu yerde denir İtalyanlarla Türkler birbirine benzer diye.Bu kadar mı benzer ya??

Neyse sonuç olarak son yaşananlar zaten bozuk olan imajımıza daha da kötü etkileri olacağı kesin.Biz ne zaman demokratik ve yaratıcı tepkilerimizi ortaya koymaya başlarsak olaylara daha objektif bakmaya başlıyacağız.Her ne düşünürseniz düşünün sanatın yaratıcılığından uzaklaşmayarak tepkimizi ortaya koyalım.Mesela Semih Kaplanoğlu ve Bal filmi ekibi gibi.Ya da son sözü Slavoj Zizek ustaya verelim Kustarica konusunda.

“Underground filmi, Batılı bakış için çekilmiş bir Balkan miti. Savaşın doğamızda olduğuna inandıran, deli bir ulusun portresi...”
(Slavoj Zizek, ‘The Plague of Fantasies’)

*
Share/Save/Bookmark

8 Ekim 2010 Cuma

İşte Kurgu Budur

Joaquin-PhoenixYakın zamanda Gladyatör’deki Commodus rolüyle hatırladığımız  Joaquin Phoenix’in sinemayı bıraktığını ve rap müzik yolunda kariyer yapmak istediğini okumuştuk.Hollywood çevrelerinde de hayli şaşırtıcı bir gelişmeydi bu.Zira başarılı bir oyuncu olarak kendini ispatlamış Phoenix’in birden bire kariyerini altüst etmesi pek hayra alamet değildi açıkcası.Son iki yıl içinde saçını sakalını uzatarak televizyon programlarına alkollü çıkıp sağa sola küfreden rapçi imajını oturtmasıyla herkes alışmıştı ki bu olaya ,aslında bütün bu yaşananların hepsi yeni çekilen belgeselinde gerçeklik olgusunu yaratmak için kullanılmış.Yani kısacası Phoenix’ ne alkolikti,ne uyuşturucu kullanıyordu,ne de sinemayı bırakıp rap müziğe yönelmişti. Sadece Casey Affleck’in yönetmenliğinde çekilen  ‘I’m Still Here’ belgeseline kurgu oluşturmaktı bütün bunlar.Ve işin akıl almaz tarafı bütün bu senaryonun iki yıla yayılmış olmasıdır.joaquin-phoenix-rapping-big

Sonuçta ‘I’m Still Here’, gerçek hayatın içinde başlayan ve iki yıllık kurgusuyla tüm zamanların en şahane ‘mockumentary’si, yani sahte belgeseli olarak sinema tarihine geçmiş durumda.İşte sinemanın yaratıcılığı bu tek kelimeyle.

JoaquinPhoenix011609_08-full

*
Share/Save/Bookmark

7 Ekim 2010 Perşembe

Bir Efsane Erirken

Hayat işte böyle, garip..Hani derler ya bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı sana mı kalacak?? Ama efsaneler için bu söz geçerliliğini kaybediyor.

Kaybetme ihtimali duygusu en az  kaybetme duygusunun verdiği acı kadar insana zarar veriyor maalesef ,evet herkes bir gün toprak olup gidecek ya da külleri rüzgarda savrulacak ama eserleri ile bir yere gelenler her daim zihinlerimizde kalacak ve asla silinmeyecekler.Benim içim rahat çünkü  daha çok çekeceği film var Michael Douglas’ın ki en büyük filmi kendisi aslında sürekli izlesen de bıktırmayan.Bir efsane öyle kolay kolay göçüp gitmez bu dünyadan.

michael dougles                                        michael dougles (1)michael dougles (2)michael dougles (3)

*
Share/Save/Bookmark

5 Ekim 2010 Salı

Kısa Film Dayanışması

dayanisma ve kisafilm sinemasi

Türkiye’nin ilk Kısa Film Sineması Kısa Film Dayanışması ile büyüyor!

Türkiye’nin ilk kısa film sineması, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde (NHKM) bu yılın Şubat ayında açılmıştı. NHKM, kısa filmcilerin buluşma, paylaşma ve gösterim mekânı olma iddiasıyla gündeme getirdiği projeyi şimdi Türkiye'nin iki büyük şehrine daha taşıyor.

Gösterimler 9 Ekim cumartesi günü saat 19:30'da Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde bir açılış etkinliğiyle başlayacak ve sonrasında Kadıköy NHKM'de her cumartesi saat 18:00'de “Yılmaz Güney Salonu”nda, İzmir Nazım Kültür Evi'nde her Cuma saat 19.30’da, Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde ise her Perşembe saat 19:00'da gerçekleştirilecek.

Kısa Film Dayanışması üretmeye devam edecek

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde geçen yıl gerçekleştirilen Kısa Film Dayanışması, çok sayıda sinema tutkununun ortak üretim, kolektif çalışma, sınırlı kaynakların paylaşımı gibi konularda eşsiz bir deneyim yaşadığı bir birliktelik oldu. DAYANIŞMA kavramının altını, ne kadar insanca, ne kadar çoğaltıcı ve ortaklaşmacı bir biçimde doldurabildiğimizi gördük.

Kısa Film Dayanışması bu yıl da birlikte öğrenme, birlikte üretme, birlikte sergileme kararıyla yola çıkıyor. Ekim ayı ortasında başlayacak olan Kısa Film Atölyesi, her hafta filmlerin yönetmenlerinin de tartışmalara dahil olduğu gösterimler yaptığımız Kısa Film Sineması, Kısa Film Atölye’sine paralel olarak düzenlenecek özel seminerler ve Kısa Filmciler Forumu gibi buluşmalar Kısa Film Dayanışması’nın ayaklarını oluşturacak. 9 Ekim günü Kısa film sinemasının açılışı ile birlikte ilan edeceğimiz tema ile, Kısa Filmcileri bu yıl Nisan ayında yapmayı planladığımız İkinci Büyük Buluşma için üretmeye çağıracağız. “Aklımız, yaratıcılığımız, emeğimiz, vicdanımız satılık değil” demiştik geçen yıl. Şimdi “Hayallerimiz satılık değil” diyeceğiz.

Kısa filmlerinizin izleyicilerle buluşmasını, dayanışma için birlikte üretmeyi, paylaşmayı, tartışmayı, sinema aracılığıyla sözünüzü söylemeyi dert ediyorsanız siz de www.nazimhikmetkulturmerkezi.org ya da www.kisafilmdayanismasi.org adresinden bize ulaşabilir, kisafilm@nazimhikmetkulturmerkezi.org adresine yazarak veya doğrudan aşağıda adres ve telefonları yer alan kültür merkezlerine ulaşarak iletişim kurabilirsiniz.

Tüm kısa filmcileri üretmek, paylaşmak ve tartışmak için bekliyoruz…

KISA FİLM DAYANIŞMASI

NHKM KADIKÖY-İSTANBUL Adres:

Ali Suavi Sokağı (Sanatçılar Sokağı), No: 7

Bahariye - İstanbul

Tel: (0216) 414 22 39

NHKM ANKARA Adres:

Karanfil Sokak No:58 Kızılay - Ankara

Tel: (0312) 417 56 59

NHKM İZMİR Adres:

Cumhuriyet Bulvarı No:240 Alsancak - İzmir

Tel: (0232) 421 45 09,

(Konu ile ilgili gerekli gorselleri e-posta ekinde ve www.kisafilmdayanismasi.org/acilisafis.zip adresinden indirebilirsiniz)

**********************************************************

Tüm metin Kısa Film Dayanışması oluşumundan gelen postadan alınmıştır. (Sinema Bir Mucizedir…)

*
Share/Save/Bookmark

3 Ekim 2010 Pazar

Yeni Sinemanın “Başlangıç”ı mı?

inceptionChristopher Nolan’ın son filmi Inception için okuduklarım içinde en iyi yorum şuydu galiba; “Inception: Christopher Nolan’ın en iyi filmi,şimdilik…” .Bu yorumu sonuna kadar hakedecek derecede son yılların en iyilerinden biri olan Christopher Nolan ve son şaheseri Inception daha şimdiden sinema dünyasının efsaneleri arasında anılmaya başladı.Her ne kadar her film sonrası en iyi olduklarına dair iddialar ortaya atılsa da ve asıl değerlerii zaman içinde anlaşılsa da , Inceptin açısından bu böyle değil.Hakkında yapılan yorumların temelinde, iyi ve kötü olmasının çok çok ötesinde Matrix’in ikibinlerin başında yaptığı görsel ve felsefik devrimin devamı niteliğinde olduğu ve ikibinonların yeni sinema anlayışına ön ayak olduğunda dair iddialar ekseninde ilerleyen film eleştirilerine sahip bir film.Bir filmi efsaneler arasına sokacak temel unsurun onun tüm zamanlara yayılan bir referans kaynağı olması gerektiğini unutmadan Matrix’in getirmiş olduğu aksiyona ek olarak derin felsefik donanımının başarısına katkısını gördükten sonra Inception’ın da aynı temele sahip bir film olduğunu ve bir nevi Matrix’in açtığı yoldan onun devamı olduğu iddiaları kuvvet kazanıyor.

Inception_still2323

Öncelikle yukarıda da dediğim gibi iki bölümde bakacak olursak filme ilk olarak görselliği üstünde durmalıyız.Ağzımızdan sular akarak izlediğimiz bir önceki filmleri Batmam The Dark Knight’ı ve Batman Begins’i sırf bu film için araya alması ve görsel efektler için bir nevi staj muamelesi olarak görmesini açıkladıktan sonra görsellik için neleri yapabileceğini görüyoruz Nolan üstadın.Rüya içinde rüya konseptini yaratmak için beynimizde kurguladığımız dünyayı perdeye yansıtmanın günümüz teknolojisiyle cok zor olduğunu bilen Nolan bunu en mükemmel şekilde yapmak için kolları çok önceden sıvamış.Kendi hayatına ve sinemasına dair röportajlarda vurguladığı gibi bu film ve asıl olarak ‘rüya’ konusu çocukluğundan beri kafasında yer alan bir olgu.Tüm sinema hayatına buna endeksli kuran biri için amaca doğru giderken yaptıkları daha bir anlam kazanıyor.Dediğim gibi bizim ağzımızın suyunun akarak izlediğimiz Kara Şovalye onun için oss’ye hazırlanan gençler gibi hazırlık sınavı şeklinde geçiyor.Ki bu durum ne son filmine artı anlam kazandırır ne de bir önceki filmine eksi bir anlam katar.Bu onun bu sanata verdiği tutkuyu anlatır.Bu bağlamda bakıtığımzda karşımızda aslında bir filmden öte bir inanç öyküsü duruyor.

inception01

İkinci açıdan bakarsan felsefik tarafına,bu sonsuz boş sayfa piksel piksel bile yetmez bile.Bir bilinememezlik yumağı “rüya” aleminin içinde bilinememezliğimizi daha da arttırarak kısa bir gezintiye çıkarıyor Nolan bizi.Bilincimizin arka bahçesi rüyalarımızın sonsuz ve karanlık dünyasını yine suç dünyasının karanlığıyla birleştirerek oluşturduğu olay örgüsü hem içinden çıkılamaz bir duruma geliyor hem de tüm sorularımıza ek olarak başka sorularda sokuyor kafamızın içine.Sanki filmde kahramanlarımın amacına uygun olarak Nolan da bizim beynimize bir fikirden ziyade daha önce sor(a)madığımız,içi açılmamış soruları deyim yerindeyse bir bomba misali atıveriyor .Yoksa o filmin içinde biz de mi vardık hissiyatına giriyorsa sinemadan çıkan insan,eve geldiğinde de hala devam ediyorsa bu etki işte o zaman o film iyi bir filmdir.Inception ise bunu kendini anlattığı biçimde bizi bir rüya yaşatarak beynimizin içine yerleştiriyor sanki bu filmin iyi bir film olduğunu.

inception45

Sonuç olarak sinemaya getirdiği yeni bakış açılarıyla bir çok anlamda ve uzun yıllar kendinden bahsettirecek bir film Incepiton.Yoksa bir sinema efsanesi mi “başlıyor”….

inception2

Ayrıca Homer amcamızın da kendi bakış açısıyla Inception yorumu homer’ı tanıyanlara açısıdan hiç de şaşırtıcı değil:)

inception123

*
Share/Save/Bookmark

En İyi “3”lemeler

thelordoftheringstheoneyu0Empire sinema dergisi yakın zamanda büyük bir katılımın olduğu bir anketle sinema dünyasının en iyi üçlemelerini seçti.Genci yaşlısı her telden insanın oy kullandığı ankette sonuçlar sinemayı bilen insanları şaşırtmadı.J.R.R Tolkien’in efsane kitaplarından uyarlanan YÜZÜKLERİN EFENDİSİ serisi tüm zamanların en iyi üçlemesi olarak seçildi.Peter Jackson tarafından beyazperdeye uyarlanan filmlerin ardından ikinci sırayı yine bir başka efsane seri STAR WARS  takip ediyor.İlk on ise şöyle devam ediyor; 

star-wars-logo 

back-to-the-future 

Geleceğe Dönüş; Robert Zemeckis yönetmenliğinde Steven Spielberg yapımcılığında Michael J. Fox, Christopher Lloyd, Lea Thompson gibi usta oyuncularla bilimkurgu dünyasının efsanelerinden biri olan seri üçüncü sıraya hakkıyla yerleşiyor.

Toy-Story-4-Movie-Poster

Oyuncak Hikâyesi:1995 başlayan ve uzun yıllar sonra bu yıl son filmiyle tamamlana üçleme ilk filmin başarısıyla ve animasyon dünyasına getirdiği yenilikler sayesinde sinema dünyasının cok daha iyi üçlemeleri arasından sıyrılarak dördüncülüğe tırmanıyor.

thegodfather

Baba: Bence sinema dünyasının en önemli başyapıtlarından.Marlon Brando, Al Pacino ve Robert de Niro,Andy Garcia’nun isimlerini duyurduğu seri film, 1972, 1974 ve 1990 yıllarında çevrildi. Mario Puzo’nun kalemiyle edebiyat dünyasının klasikleri arasına giren suç dünyasının karışık dünyasını en iyi yansıtan yapıtlardan olan The Godfather serisi Francis Ford Coppola önderliğinde sinema dünyasının da klasikleri arasına girmeyi başardı.Yıllar geçse de gerçek dünyaya verdiği referanslarla en iyiler arasındaki yerini koruyacak bir seri Godfather.

screenshot-bourne-ultimatum

Bourne: Aksiyon filmleri arasında listeye en yukarıdan giren Bourne serisi Matt Damon’ı aksiyon dünyasına kazandıran film olarak da anılmakta.2002, 2004 ve 2007′de seyirci karşısına çıkan film hafızasını kaybeden bir ajanın kendinin gerçekte kim olduğunu aramasını anlatan film aksiyon severlerin gözdesi oldu.

Indiana Jones: 1981, 84 ve 89′da çevrilen üçleme, Harrison Ford’un gençlik döneminde başlayıp sinemada olgunlaşmaya başladığı döneme kadar sürdü. Ve unutulmadığını göstermek amacıyla, milenyum sonrasında da yeni bölümü çekildi. Hayranları bu duruma çok sevinmiştir!

The Dollars: Yönetmenliğini Sergio Leone’nin, başrolünü Clint Eastwood’un üstlendiği seri, sırf bu ikiliyi bir araya getirmesi açısından bile bir başyapıt olmayı hak etti.

Matrix: İlki 99′da diğer ikisi 2003′te gösterime giren seri doksanların  bilim kurgu filmleri arasında öncülüğünü yaparak bu dala farklı açılımlar getirdi.Bilim kurgu açısından doyuruculuğunun yanı sıra felsefil altyapısıyla da doksanlar sinemasının en temel kilometre taşları arasında yerini almaktadır.

The Evil: 1981, 1987 ve 1992 yıllarında çekilen üçleme, tek korku filmi olarak ilk onda yerini buluyor

Kieslowski’nin Üç Renk serisi ile devam eden ikinci onluk liste; Alien(Yaratık),Karayip Korsanları,Zor Ölüm, Örümcek Adam, Çığlık, X-men, Terminatör gibi diğer efsaneleşmiş ve çekildiği dönem dışında da kendinden söz ettiren filmlerle devam ediyor.

Gelelim kendi listemize,

 rocky

Öncelikle sinema her ne kadar kitleleri avucunun içine almak için büyük bir araç olmasının dışında bireysel olarak da algılanabilen en özel sanat dallarından biri.Bu tarz listelerden sonra ortaya çıkan öznellik-nesnellik durumu  burada  da olduğu gibi herkesin listesi kendinedir mantığıyla devam ediyor.Kendi sinema algımı oluşturan çocukluk dönemi Türk sineması romantizminin ardından gelen bilinç dışı beyin yıkayıcı holivud sinemasının getirdiği farklı algıların sonucu olarak yıkılamaz anıların oluşturduğu sinema algısı çoğu kişinin izlemeye bir tenezzül etmediği,burun kıvırdığı filmler listelerimizin en tepesine bile yerleşebiliyor.Mesela Baba serisi olsun,Matrix serisi olsun,Yıldız Savaşları serisi olsun sinema efsanelere rağmen benim açımdan en iyi üçlemeler listeme ROCKY serisiyle başlamak isterim.Her ne kadar amerikan rüyasının temelini oluşturan bir gün herkes yırtabilir mantığının yılmaz savunucusu Rocky Balboa’mızın tüm kaybebden hallerinden sıyrılıp en tepeye tırmanışı konu alsa da gerek verdiği yaşam çoşkusuyla gerek azmiyle gerekse de müziğiyle en iyi üçlemelerim listesinde en tepede yer buluyor kendilerine.Diğer bir üçleme olarak da her ne kadar tam üçleme sayılmasa da içlerinden en iyi üçünü seçerek oluşturduğum BATMAN serisi ikincilik koltuğunda.Tim Burton’ın gotik dünyasının yansıması olarak çektiği ilk iki filme ek olarak son zamanların en başarılı yönetmenlerinden Christopher Nolan’ın son batman filmi Batman The Dark Knight ilke birlikte üçlemeyi kendi adıma tamamlamış bulundum.Diğer üçlemeler olarak da Geleceğe Dönüş serisi yukarıdaki listedeki gibi ben de en yukarılarda yer buluyor.

Friends’in bir bölümünde Zor Ölüm’ün ikinci bölümünü kiralamayıp ilk filmi iki defa alan Joey bir defa daha izlesek ikilemiş oluruz diyerek üçleme yapmak için üç ayrı film olmaması gerektiğini öğretmişti bana.Bundan hareketle Jumanji’yi üç defa üzleyerek oluşturduğum Jumanji (I-I-I) üçlemem listedeki yerini kolayca alabiliyor.

Benim de listem böyle devam edip gidiyor.İlla bir liste yapmanın gerek olmadığı gibi her film bir mucizedir.benim için.Kısacası sinema bir yaşam biçimi olmuşsa bünyede herşeye kadrajdan bakmaya başlar insan..İyi Pazarlar…

Ayrıca Hoşbulduk….

batmanJumanji

*
Share/Save/Bookmark