film hafizasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film hafizasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2016 Pazar

O Zaman Dans! Sinemanın En Güzel Dans Sahneleri

1800’lü yılların sonlarına doğru kamera kayıt teknolojisinin daha yeni yeni var olmaya başladığı dönemlerde henüz sinema sanatından söz edilmiyordu. Daha çok günlük sıradan olayların çekildiği dönemde hayvanların hareketleri, trafik ışıkları veya sirk görüntüleri çekiliyordu. Bu dönemde başka filme alınan etkinliklerden biri ise dans gösterileri oluyordu. Mehmet Özveren, Sinemada Dans makalesinde bu konuya şöyle değinir: “1908'de film yapmaya başlayan Amerikalı sahne aktörü D.W. Griffith filmlerinde geleneksel oyunculuk tekniğindeki mim ve dans arasındaki ilişkiyi kullandı. Griffith filmlerinde ritmik düzenlemeyi kontrol etmeye özen gösterdi. Sinema ve dans arasındaki pandomimik, ritmik yakınlığı iyi kullandı… Dansı ‘damıtılmış, katıksız hareket’ olarak tarif eden Elizabeth Kendall seyircide yarattığı etki ile dansın filmlere yenilik getirdiğini söylüyor.” (1) Yıllar geçtikçe dansın sinema ile birlikteliği gittikçe azalmış ve başka sinematografik anlatımlar ağır basar hâle gelmiştir. Böylelikle dans sinema için bir amaç değil, araç olmaya başlamıştır. Aşağıda naçizane bahsetmeye çalıştığım filmlerde geçen dans sahnelerini, hem filme katkıları hem de görsel anlamda içerdiği estetiği baz alarak seçmeye çalıştım. Yine listenin en altında da belirttiğim üzere sinema tarihinde anlatılabilecek o kadar güzel sahneler var ki, sakın bu listede şu niye yok, bu niye yok diye yargılamayın,  maalesef hepsini bu listeye koyacak ne yerimiz var ne de zamanımız mevcut :) Filmler kronolojik olarak sıralanmıştır. Keyifli okumalar
  • Voulez-Vous Danser Avec Moi? (Michel Boisrand - 1959)
Listenin en eskisi 1959 yapıımı Voulez Vous Danser Avec Moi?. Haksız yere cinayetle suçlanan birinin eşi rolündeki efsane oyuncu Brigitte Bardot ile İzmir’de yetişip dünyaya açılan Dario Moreno’nun dans sahnesinin tadı bir başkadır. Brigitte Bardot; özellikle Fransa’da etkin olduğu yıllarda özgür kadının simgesi hâline gelmiş ve Fransız Devrimi’nin de simgesi Marienne figürünün ilk gerçek resmi yüzü olmuştu. Bu taraftan bakıldığında “özgür kadın ve dans” birlikteliğinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha görmüş oluruz.

  • Zorba the Greek (Mihalis Kakoyannis - 1964)
Sinema tarihinin en ikonik dans sahnelerinden birine sahiplik yapan 1964 yapımı Zorba filmi, hayattan fazla beklentisi kalmayan Yunan asıllı İngiliz yazar Basil’in (Alan Bates), Alexis Zorba (Anthony Quinn) ile arkadaşlığını konu alır. Özellikle Girit sahilinde Anthony Quinn’in sirtaki öğrettiği sahne, hikâyenin de önüne geçerek, filmi izlemeyenlerin bile bildiği bir sahne olmuştur.


  • Bande à Part (Jean-Luc Godard - 1964)
Fransız Yeni Dalga akımının klasiklerinden Jean-Luc Godard’ın en meşhur filmlerinden biri Bande à Part. Bir kadın-iki erkek arasında oluşan aşk üçgeninde Arthur (Claude Brasseur), Odile (Anna Karina) ve Franz’ın (Sami Frey) arasında geçen şiirsel diyaloglar ile yine ikonlaşmış Louvre Müzesi’nde koştukları efsane sahnelerinin yanında, birlikte dans ettikleri sahne de oldukça güzeldir.


  • Godfather (Francis Ford Coppola - 1972)
Film Godfather olunca dans sahnesi de ağırbaşlı olacaktı doğal olarak. Don Vito Carloene’nin (Marlon Brando) kızının düğününde Connie’yi (Talia Shire) dansa kaldırdığı zarif sahnede Don Vito’nun çevresindeki kişilere hafif bir baş selamı ile dansa başlaması, onun filmdeki ağırlığına yaraşacak bir güzellikte.
 
  • Time of the Gypsies (Emir Kusturica - 1988)
Kusturica sinematografisine altın harfle yazılı 88 yapımı Time of the Gypsies’de Perhan’ın (Davor Dujmovic) sarhoş olup dans ettiği sahneyi çok da anlatmaya gerek yok sanırsam. Kusturica’nın kamerası, Goran Bregovic’in mükemmel Ederlezi şarkısı, genç yaşta ölen Davor Dujmovic’in kendinden geçtiği dansı, tam bir başyapıt sahnesidir.


  • Beetle Juice (Tim Burton - 1988)
Çocukluğumda en sevdiğim filmlerindendir, Tim Burton imzalı gotik başyapıt Beetle Juice. Talihsiz bir kaza sonucu genç yaşta ölen çiftin, ‘öteki tarafa’ kabul edilinceye kadar evlerinde kalmaları ve sonrasında yeni taşınan aileyi korkutup kaçırmaya çalışmaları konu edinilir. Hayalet ikilimizin ünlü yemek sahnesinde onlara korkutucu dans yaptırmaları filmin en eğlenceleri sahnelerinden biridir. Filmin tamamında çok başarılı kullanılan Harry Belafonte’nin yorumladığı şarkılardan biri Day-O ise eminim herkesin çok sevdiği şarkılardan biri haline gelmiştir. 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olan herkesin bildiği Grup Vitamin’in ‘Ellere var da bize yok mu’ şarkısına da esin kaynağı olmuştur.


  • Kickboxer  (Mark DiSalle, David Worth - 1989)
Dansın güzelliğine nazaran absürtlüğü ile listeye dâhil olan Jean Claudde Van Damme ve dansı içerdiği ironi ile hatırı sayılır bir güzellik taşıdığı kesin. Şiddetin ön planda olduğu maskülen bir filmde bu denli kıvrak hareketlerin olması filmin mizah damarını çok güzel besliyor.
  • Scent of a Woman-(Martin Brest-1992)
Yine listenin en ikonik dans sahnelerinden biridir Scent of a Woman’daki Al Pacino’nun tangosu. Görme engelli birinin bu denli özgüven isteyen bir dans türünde izleyenleri etkilemesi takdire şayandır. Al Pacino’nun oyunculuğu da yine efsanedir ki zaten en iyi erkek oyuncu Oscarı'na bu filmle sahip olmuştur.

 
  • Pulp Fiction (Quentin Tarantino - 1994)
Bir filmde dans denilince ilk akla gelen, Pulp Fiction’daki John Travolta ve Uma Thurman’ın karşılıklı döktürdükleri sahnedir. John Travolta’nın zaten dans geçmişi bilinen bir gerçektir ve şahsi fikrim, sahnenin bu kadar iyi olmasının sebebi de budur.


  • Titanic (James Cameron - 1997)
Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri sayılan Titanic’deki dans sahnesi ise filmin kırılma noktalarından biridir. Farklı sınıflardan gelen iki kişinin aşkını konu alan filmde üst sınıfa mensup Rose (Kate Winslett) ile alt tabakadan Jack’in (Leonardo DiCaprio) yakınlaşmasının başlangıcıdır aynı zamanda bu sahne. Sınıf farklılıklarının ortadan kalkıp, aynı dans pistinde insanların eşitlendiği bir sahne olması bakımından da sosyolojik bir altmetinle okunabilmektedir.


  • Y Tu Mamá También (Alfonso Cuaron - 2001)
Yetişkinliğe geçme sürecindeki iki delikanlı Julio (Gael Garcia Bernal) ve Tenoch'un (Diego Luna) yaşça kendilerinden daha büyük Ana (Ana López Mercado) ile çıktıkları yolda filmin sonuna doğru, bu üçlünün romantizmin doruklarına çıkan dansları, filmin geneline yayılmış olan romantizm ve erotizmin nihai bir sonucu gibidir.

 
  • 13 Going 30 (Gary Winick - 2004)
Listedeki diğer filmlerin aksine daha çok gişe mantığında çekilmiş olan 13 Going 30deki Thriller dansı sahnesi... Sıkıcı bir partiyi canlandırmak adına 30 yaşına dönüşmüş kahramanımız içindeki çocukluk duygusuyla tek başına dansa kalkışması ve diğer insanları hareketlendirmek için sergilediği çabası, dansın güzelliğini yansıtan tarafı. Michael Jackson’un Thriller şarkısına çektiği klipte, dans zaten başlı başına sinematografik bir özelliği olduğundan 13 Going 30 filmi vasıtasıyla Thriller klibini de onurlandırmak gerek.

 
  • Polis (Onur Ünlü - 2006)
Bu filmi izlemeyen ama Onur Ünlü sinemasına az da olsa hâkim olan birine bu sahneyi gösterdiğinizde, direkt “Onur Ünlü çekmiştir.” dememesi içten bile değildir. Nev-i şahsına münhasır sinemacımız Onur Ünlü’nün yine kendine has sinema diliyle çektiği 2006 yapımı Polis filminde, klasik Türk ailesi pikniğe gider; ip atlanır, top oynanır, mangal yakılır. Buraya kadar her şey normaldir ve bu, bir Onur Ünlü filminde göremeyeceğimiz kadar son derece sıkıcıdır. Ailemizin mutlu olduğu göstermeye yetmez bu sıradan şeyler. Peki burada ne yapar Onur Ünlü? Tabii ki herkesi şaşırtarak Gloria Gaynor’un I Will Survive şarkısı eşliğinde efsane bir dans sahnesi ekler.


  • Blue Valentine (Derek Cianfrance - 2010)
Boşanmanın eşiğine gelen bir çiftin ilişkilerini gözden geçirmelerini konu edinen filmde kapalı bir dükkânın önünde Ryan Gosling’in ukelele çalıp şarkı söylediği sahnede Michelle Williams’ın şirin dansı filmin en güzel sahnelerinden biridir ayrıca.


  • Frances Ha (Noah Baumbach - 2012)
Listenin en genci 2012 yapımı Frances Ha’da daha ilk filminde efsanevi performans gösteren, şimdiden fenomen statüsüne ulaşmış Greta Gerwig’in New York sokaklarında yaptığı dans koşusu hâlâ akıllarda. Leos Carax’ın 1986 yapımı Mauvais Sang filmindeki David Bowie’nin Modern Love şarkısı eşliğinde Dennis Lavant’ın koşusuna saygı duruşu niteliğindeki bu sahne yakın zaman sinemasının en güzel anlarından biridir

 

  Unuttum sanmayın! Sinema tarihinde o kadar güzel dans sahnesi vardır ki, hangisini listeye alsan diğerinin boynu bükük kalır. Bonus olarak;
    • Gadjo Dilo (Tony Gatlif - 1997)
  • Dila Hanım (Orhan Aksoy - 1977)
  • Singin’ in the Rain (Gene Kelly, Sanley Donen - 1952)
  • The Gold Rush (Charlie Chaplin - 1925)
  1. Mehmet Özveren - Sinemada Dans - Yaz 2006 - Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu sitesi http://eski.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=60&bn=7&righthtml=SinemadaDans
*01/04/2016 tarihinde Fil'm Hafızası'nda yayınlanmıştır.
*
Share/Save/Bookmark

28 Mart 2016 Pazartesi

The Revenant, İntikam: Soğuk Yenen Bir Yemek

Son yıllarda adından sıkça söz ettiren Alejandro González Iñárritu, son filmi The Revenant (2015) ile gündemde. Bu yılki Akademi ödüllerinde en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek-yardımcı erkek dalları dâhil 12 dalda aday olarak yılın favorilerinden olduğunu bir kez daha gösterdi. Yakın zamanda da Oscar’ın habercisi sayılan 73. Altın Küre ödüllerinde en iyi drama filmi, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu dallarında ödülü evine götürmüştü. Bafta ödüllerinde de aynı şekilde majör dallarda ödülleri süpürdü desek yeridir.
Konusunu gerçek bir hikâyeden alan The Revenant’da Hugh Glass’ın vahşi doğada uğradığı bir ayı saldırısı sonrasındaki yaşam mücadelesinden hareketle intikam teması işlenir. Filmden bahsetmeden önce filmin gerçek kahramanı Hugh Glass’ın hikâyesinden biraz bahsetmek gerek. Daha önce de konuyla ilgili 1971 yapımı Man in the Wilderness filmi çekilmişti. Önceki versiyonu daha çok vahşi doğada hayatta kalma üzerineydi. 1823 yılında South Dakota’nın güneyinde, Hugh Glass’ın da aralarında bulunduğu bir grup avcı ormanda avlanmaktadır. Boz ayı saldırısına uğrayan Glass’ın yaraları öyle ağırdır ki beraberinde gelenler kendisini ölüme terk eder. Yaklaşık 320 kilometrelik yolu sürünerek, kano yapıp nehirden geçerek tamamlar ve kendisini o durumda bırakanlardan intikam almaya çalışır.
The Revenant’da ise konu vahşi doğada yaşam mücadelesine ek olarak biraz daha çeşitlendirilmiş. Kızılderili kabilelerin istilacılarla mücadelesine de yer verilmiş. Dişi bir boz ayı tarafından ölümcül yaralar aldıktan sonra yoldaşlarından John Fitzgerald (Tom Hardy) para için yanında kalmayı kabul eder ama zamanla Kızılderililerin yaklaştığını öne sürerek Glass’ı orada bırakmak ister. Ölümcül yaralarından dolayı Glass da ölmeyi ister ve Fiztgerald tam onu öldürecekken, Glass’ın yarı Kızılderili oğlu buna karşı çıkar. Aralarında geçen boğuşma sonucu Fitzgerald oğlanı öldürür ve kaçar. Bu olay da filmin hikâye örgüsünün kırılma anıdır. Ölümcül yaraları sonucu ölmek isteyen Glass, oğlunun öldürülmesinden sonra intikam ateşi ile yanmaya başlar ve tekrar toparlanmaya çalışır.
Filmde Glass’ın yeniden doğuşuna dair birçok metafor bulmak mümkün. İlk olarak canlı canlı mezara gömülmeye çalışılması ve sonrasında sürünerek oğlunun cesedinin yanına gitmesi intikam duygusuyla dirildiğinin, daha doğrusu tekrar doğduğunun işareti. Yine ilerleyen sahnelerde Kızılderili grubundan kaçmak için girdiği nehirden çıkışı da vaftiz olduğuna dair bir metafor. Ayrıca filmde Kızılderili inanışlarına da bolca gönderme bulmak mümkün. Ancak bunları görebilmek için Kızılderili mistisizmine biraz hâkim olmak gerekiyor. Mesela Kızılderili inancında bir hayvanı öldürdüğünde onun ruhu ve gücü sana geçer. Ayı sahnesini bu anlamda irdelemek daha gerçekçi olacaktır. Dişi ayının çocuklarını korumak adına Glass’a saldırmasıyla, Glass’ın oğlunun intikamını alma çabası arasında paralellik kurulabilir. Tabii Kızılderili inanışında hiçbir canlı durduk yere öldürülmez. Öldürme eylemi, mutlaka yaşamsal bir amaç taşır. Glass’ın, saldırısı sonrası ayı gitmişken onu vurmaya çalışması diğer yandan bu inanışa ters düşüyor. Zira ayı Glass’a savunma amaçlı saldırdığında  Glass’ın ölü taklidi yapması işe yarıyor. Sonrasında Glass’ın ayı gittikten sonra silahla onu öldürmeye çalışması, insanın yaşamsal bir amaç olmadan zevk için anlamsız bir şekilde canlı öldürebilen tek canlı olduğuna bir gönderme. Karaya vuran yavru yunusla fotoğraf çekilen insanların(!) küçücük bir hayvanın ölümüne neden olan bencilliği ve vurdumduymazlığı değil miydi?
Filmin son sahnesinde Fitz’in “Hiçbir şey oğlunu geri getirmeyecek!” lafı aslında intikam duygusunun en yalın hâli. Glass’daki intikam duygusu aslında onu hayata bağlayan yegâne şey. Daha öncesinde ölmeyi isteyecek kadar kötü durumdayken oğlunun öldürülmesi üzerine hayata dört elle tutunmaya çalışması başka türlü açıklanamaz. Glass’ın, kendisini bu duruma sokan ayıyı sırf kendi hayatta kalmak için öldürmesiyle Fitz’in aynı dürtüyle Glass’ın oğlunu öldürüp çekip gitmesi aynı şey. Zira ayının saldırısı, sadece yavrularını koruma güdüsünden ibaret.
Filmin teknik yönlerini irdeleyecek olursak en önemli yanı görüntüleri ve oyunculukları. Görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki’nin yine harika bir iş çıkardığını söylemeden geçmemek gerek. Zaten bilenler bilir, kendisi son iki yılda en iyi görüntü yönetmeni Oscar’ını almıştı. 2013 yılında Alfonso Cuaron’un Gravity‘si ve geçen yıl yine Iñárritu’nun Birdman’i (2014) ile bu ödüle layık görülmüştü. Bu yıl da dalın en güçlü adaylarından ve bence ödülü alarak hat-trick yapacak gibi duruyor. Doğal ışık ile çekilen sahnelerde gerçeğe yakın geniş kadrajlı görüntüler tam anlamıyla görsel bir şölen sunuyor. Bazı sahneler de filmden çok ilerleyen fotoğraf kareleri tadında geçiyor. Yönetmen Iñárritu’nun da yakın plan çekimleri oldukça başarılı. Ekrana sıçrayan kan damlaları olsun, düşen kar taneleri olsun, yakın plan çekimde oyuncuların nefes buğusu olsun bu tür çekim hileleri ile gerçekçi bir hikâye düzlemi yaratılmış.
Leo’nun oyunculuğu anlamında söylenecek bir şey yok. Filmden sonra yapılan bütün yorumlar Oscar’ı Leo’nun alması gerektiği yönünde. Hatta herkesin tek derdi bu olmuş durumda. Yıllardır hakkı olduğu hâlde verilmeyen ödül öncesi “Önceki yıllarda verilmedi, kesin bunda verilmeli.” tartışmalarının böyle yoğun fiziksel oyunculuk gerektiren bir filmdeki başarılı performansının önüne geçmesi, kaderin garip bir cilvesi olsa gerek. Gerçi herkesin hemfikir olduğu bir konu değil bu. Çoğu eleştirmen Leonardo’nun oyunculuğunun yeterli olmadığını, Tom Hardy’nin daha kayda değer bir performans sergilediğini düşünüyor. Bu yılki Oscar’da en çekişmeli geçecek dallar oyunculuk ödülleri olsa gerek. En iyi erkek oyuncu dalında Eddie Redmayne’ciler bir hayli fazla, onu da söylemeden geçmemek gerek.
Filmin eksik yönleri de yok değil. Sadece intikam temasına saplanıp dönemin gerçeklerine pek de yer vermemesi filmin en eksik yanı. Avrupa’dan gelen sömürgecilerin Kızılderili ırkına yaptığı zulüm namına çok da dişe dokunur eleştiri getirmemesinin, filmin samimiyet eksenini kaydırdığı kesin. Sadece bir iki yerdeki repliklerde geçiyor bu durum. Glass’ın filmin başında oğluna söylediği “Onlara ne söylediğinin önemi yok, onlar sadece yüzünün rengini görüyorlar.” ve Kızılderili kabile şefinin Fransız sömürgeciye “Biz kimsenin malını çalmadık, onlar zaten hep bizimdi.”minvalindeki sözleri her ne kadar vurucu olsa da filmin genelinde çok cılız kalıyor.
Sonuç olarak beğeneni olduğu kadar beğenmeyeni de olan The Revenant, bana kalırsa görsel anlamda Iñárritu sinemasının önde gelen filmlerinden biri. Görsel anlamda güzel olması ve irite edecek kadar gerçeğe yakın bir seyirlik sunmasına rağmen hikâye anlamında -yukarıda da bahsettiğim gibi- basit olması başyapıt olma ihtimalini ortadan kaldırıyor maalesef. En iyi film Oscar’ını alır mı bilinmez ama diğer adaylara nazaran şansının daha yüksek olduğunu da söylemek gerek.
*Yazı 28/02/2016 tarihinde Fil'm Hafızası'nda yayınlanmıştır.
*
Share/Save/Bookmark

3 Mart 2016 Perşembe

Jean Renoir'den şiirsel gerçekçilik yapıtı; Le Fleuve

Le Fleuve (Jean Renoir, 1951)
“Nehir akıyor, yuvarlak dünya dönüyor…Şafak ve lamba ışığı, gece yarısı ve öğleGüneş, günü takip ediyor ,gece, yıldızları ve Ay’ıGün, sona erer… Son başlar…”
Renoir’ın 1951 yapımı filmi Le Fleuve, bu şairane sözlerle biter. Şiirsel Gerçekçilik’in tüm unsurlarını barındıran Le Fleuve’da, Bengal’deki iki Amerikalı ailenin hayatları, savaş sonrası Amerika’dan gelen Yüzbaşı John’un gelmesiyle değişir. Ailelerin yetişkinliğe ilk adımlarını atan kızları Harriet, Melanie ve Valerie’nin ilk aşklarını yaşayış biçimleri ve akıp giden hayatın yenilenişi anlatılır.  Aşk duygusunu ilk kez tatmaya başlayan bu üç kız kendi benliklerini, John üzerinden anlamlandırmaya çalışırlar. Savaşta bir ayağını kaybeden Yüzbaşı John’un bu gizemli kişiliği kızların dikkatini daha çok çeker ve kendilerini ona sevdirmeye çalışırlar.
“Nehir” aforizması felsefe ve din alanında oldukça önemli bir yere sahiptir. Antik Yunan filozoflarından Herakleitos’un, “Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz.” sözü ile diyalektiğin temelleri atılmış ve değişimin sürekliliğini ilk kez ortaya koyulmuştu. Herakleitos’a göre hayat bir devinim içindedir ve hiçbir şey durduğu gibi durmaz, sürekli değişim hâlindedir. Renoir  da hikâyesini, bu bağlamda dünyadaki en kutsal yerlerden Hindistan’daki Ganj nehri ekseninde kurarak, hayatın devinimine atıfta bulunmuştur. Doğumla ölümün, aşkı bulmakla kaybetmenin tezatlığı, karakterlerindeki çaresizlik ve umutsuzluk, Şiirsel Gerçekçilik’in en önemli özellikleri olarak karşımıza çıkar. Filmde Amerikalı ailelerin refah seviyesinin yüksek olmasına rağmen, Hindistan’ın kendine has yoksulluğu, ailenin tüm bireylerinde bir umutsuzluk paraleli yaratır. Renoir’ın yaşlılık dönemi eserlerinden, ilk renkli filmi olan Le Fleuve, zengin görselliği ve şairene senaryosuyla, Şiirsel Gerçekçilik  ve Renoir filmografisi içinde sağlam bir yer teşkil eder.
*Film Hafızası'nda yayınlanmıştır.
*
Share/Save/Bookmark

2 Mart 2016 Çarşamba

Marc Allégret'ten şiirsel gerçekçi bir yapıt; Futures Vedettes

Futures Vedettes (Marc Allégret,1955)
Marc Allégret’in 1955 yapımı, Brigitte Bardot’un ilk dönem filmlerinden Futures Vedettes, konservatuarın çapkın öğretmeni Eric Walter’ın (Jean Marais) genç öğrencilerini aşkla ve hayal kırıklığıyla eğitmesini konu alıyor. Brigitte Bardot, Fransa’nın en ikonik karakterlerinin başında gelir. 50’li yıllarda başlayan sanat yaşamı ile özgür Fransız kadınını temsil ederek, kadın bağımsızlığının ve cinsel özgürlüğün simgesi olmuştur. Futures Vedettes’de Sophie Dimater (Brigitte Bardot) öğretmeni Eric Walter ile gönül ilişkisi yaşar. Walter’ın eski eşiyle tekrar birlikte olmasıyla Sophie’nin aşk acısını sanatına yansıtması, sanat eğitiminde ne kadar ileri gidilebileceğinin ilk örneklerinden birini oluşturur. Şiirsel Gerçekçilik’in en belirgin özelliği, karakterlerinin umutsuz, melankolik, intihara meyilli olmasıdır ve bu karakterler Futures Vedettes’de çokça karşımıza çıkar. Eric Walter’ın bir diğer aşk yaşadığı öğrencisi Elis Petersen (Isabelle Pia) da annesinin ölümü sonrası kendisini Walter’ın kollarında teselli ararken bulur. Beklediği aşkı bulamayınca da intihara kalkışır ama piyano öğretmeni Clement (Yves Rovert) sayesinde bu düşüncesinden vazgeçer. İki kalbi kırık kızın son sahnede tüm yaşananları “Bütün bunları bir rüyaymış gibi kabul edelim.” diyerek kendilerini teselli etmesini, Şiirsel Gerçekçilik’e yaraşır şairane bir son olarak düşünebiliriz. 
*Film Hafızası'nda yayınlanmıştır.

*
Share/Save/Bookmark

1 Mart 2016 Salı

2015'de İzlediğim En İyi Filmler

Amy – Asif Kapadia
Amy belgeseli, yılın diğer sağlam filmleri arasından sıyrılarak, benim nazarımda yılın en iyisi olma şerefine nail oluyor. Neden mi? Çünkü; için de gerçek müzik var, gerçek hüzün var, gerçek neşe var. Ölüm var, ayrılık var. Yani ne ararsan her şeyin gerçeği var. Hayatının ve sanatının baharında bu dünyayı terk-i diyar eyleyen, 27’ler kulübünün son üyesi Amy Winehouse için yapılmış Amy, belgesel sinema sektörü anlamında da kalıpları yıktığı için ayrı bir takdiri hak ediyor. 
(Bana göre) Yılın En İyi 10 Filmi
  1. Amy
  2. Mistress America
  3. Youth
  4. Birdman
  5. Une Nouvelle Amie
  6. Mad Max: Fury Road
  7. Southpaw
  8. Cobain: Montage of heck
  9. Life Itself
  10. The Look of Silence
*Fil'm Hafızası'nda yayınlanmıştır.
*
Share/Save/Bookmark

29 Şubat 2016 Pazartesi

Sanatın ‘Engin’ Birikimi: Engin Alkan İle Söyleşi

Tiyatro oyunculuğu ve yönetmenliği, dizi ve sinema oyunculuğu, seslendirme ve daha nice sanat dallarında başarılı işleriyle tanınan, on parmağında on marifet bir sanatçı; Engin Alkan. Kendisine samimi cevapları için teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.
Özlem duyulan bu toplumsal uzlaşma ihtiyacının, bugün için de senaristlere ilham vermesini bekliyorum.
Film sektörünün yanı sıra aynı oranda büyüyen bir de dizi sektörü var. Sizce birbirinden zıt iki sektör müdür bunlar, yoksa birbirini geliştiren iki kardeş sektör mü? Dizi sektörünün oyunculuklar anlamında sinemaya ya da tiyatroya bir katkısının olduğunu düşünüyor musunuz?
Kanımca her iki sektör de gerek teknik altyapı ve ekipman, gerek uzman iş gücü anlamında genel hatlarıyla birbirini geliştiriyor. Ne var ki zaman zaman dizilerin ifade dillerinin sinemada, sinemanın ifade dilinin de dizilerde gelişigüzel kullanımlarının çirkin örneklerine de rastlamak mümkün. Oyunculuk konusu ise daha farklı; sinemanın ağırlıklı olarak dizilerden ziyade tiyatroyla kardeşliğinin daha etkili sonuçlar çıkarabileceğini düşünüyorum. Çünkü dizilerde ehil ve uzman oyuncular kullanmak çok zaruri değildir. Oysa o tür oyuncular tiyatronun olmazsa olmazıdır. Yaratıcı oyuncularla var olan iki sanatsal alan olarak, iki sektör aslında akrabadır.
Ülkemizdeki birçok yetenekli oyuncunun dizilerdeki başarılı performanslarını izliyoruz ama nedense bu başarıların devamı sinema anlamında pek gelmiyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir? 
Önceki cevabımda aslında biraz değindim. Bir oyuncunun gelişim sürecinde ilk basamaklar “Ben ne yapardım?”sorusunun yanıtlarıyla aşılır. Burada oyuncudan kendi öznesinin en doğal hâlini, olmayan etkiler karşısında da gerçek tepkiler vererek gerçekleştirmesi istenir. Bu aşamada bir dizide yazılan rol, o role en benzer oyuncular arasından seçilmişse, oyuncu bu basamaktan daha ileri gitmeden gündelik durumları ve duyguları kamera önünde başarıyla gerçekleştirebilir. Ancak kendisine benzemeyen bir karakteri canlandırması gerektiğinde bir diğer aşamaya yani “O ne yapardı?” sorusunun yanıtlarına geçiş yapması gerekir ki bu aşama diğerinden zordur, uzmanlık ve oyunculuk mahareti gerektirir. Sinema yönetmenleri bu aradaki farkı gözetmeden oyuncu seçtiklerinde de doğal olarak dizilerin ölçüleri içinde başarılı olmuş oyuncular daha ağır rollerde hayal kırıklığı yaratabiliyorlar.
Şu an Türk sinemasının içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 90’lı yıllara nazaran bir artışın olduğu kesin ama kalite anlamında sizce nasıl bir düzeydeyiz?
Nostalji hissi objektif olmak zorunda değildir ve yanıltıcıdır. Genellikle bir dönemi hatırlarken en sevdiğimiz örnekler üzerinden öznel sonuçlara varırız. Oysaki her dönemde iyi ile kötü, kaliteli ile kalitesiz örnekler iç içe yaşarlar. Bugün tüm kalitesiz örneklerine rağmen özgün bir sinema dilinin etkili örneklerinin çokluğunu göz ardı etmemiz haksızlık olur.
Eminim sinema için de teklifler geliyordur ama tiyatro ve dizi alanlarına göre sinemada daha az görüyoruz sizi. Seçimlerinizi neye göre belirliyorsunuz?
Üretken biriyim ve tiyatro çok yoğun biçimde vaktimi almakta. Yine de doğru projeler olduğunda vakit ayırmamda bir beis yok. Ne var ki oynamaktan heyecan duyduğum rol önerilerinin de sıklıkla geldiğini söyleyemem. Genellikle komedi oyuncusu olarak kabul gören bir imajım var. Ancak genellikle bana önerilen komedi filmleri maalesef galiz bir komedi anlayışıyla yazılmış oluyor. Aslında çekilen çoğu komedi filmi için böyle bir sorundan söz edebilirim. Bu durumda gerçekten de filmlerde oynamak için heves duymuyorum.
İzlediğim diziler arasında en sevdiklerimden biridir Yedi Numara. Bu sevgimi yaratan nedenlerden biri de sizin hayat verdiğiniz Vahit Ballıoğlu karakteri. Bu rol sizin daha geniş kesim tarafından tanınmanızı sağladı. Kariyeriniz açısından nasıl bir öneme sahip olduğunu düşünüyorsunuz?
Sanat kariyerimin 2000’li yıllar itibariyle bir kırılma noktası var. Oyunculuktan hiç kopmadım ama bu tarihler itibariyle kariyerim daha çok tiyatro yönetmeni olarak devam etti. Dolayısıyla Yedi Numara’nın doğrudan kariyerime çok önemli bir katkısı olmadı. Ancak Yedi Numara’nın benim için sanatsal perspektifimi donatan pek çok şeyi deneyimlediğim iyi bir okul olduğunu söyleyebilirim.
Yedi Numara’nın bu kadar sevilmesini neye bağlıyorsunuz? Oyuncuların samimi performansına mı, dizinin doğal senaryosuna mı?
Her ikisinin de etkili olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak dizinin köylü-kentli, eğitimli-eğitimsiz gibi toplumsal algıda bir araya gelmez ve gerilim yaratan karşıtlıkları mizahın sıcak diliyle ortak bir yaşam deneyiminde bir araya getirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.  Özlem duyulan bu toplumsal uzlaşma ihtiyacının bu gün için de senaristlere ilham vermesini bekliyorum ama Yedi Numara’dan sonra ne yazık ki bu düşün devamı gelmedi.
Yedi Numara örneğinden yola çıkarak şunu sormak istiyorum. Kariyerinize baktığımızda yıllarca tiyatroya emek verdiğiniz hâlde bir televizyon işinden bu kadar ün kazandığınızı görüyoruz. Bu kaderin bir cilvesi midir sizce, ya da televizyon için üretilen sanatın daha tüketilebilir olmasının bir kanıtı mıdır?   Belki bu durumun en acıklısı, yakın zamanda kaybettiğimiz usta aktör Tuncel Kurtiz’in bile yaptığı onca işe rağmen herkesin aklında ‘Ramiz Dayı’ olarak kalmasıdır. Kendisi de bu durumdan şikâyetçiydi sanırım. Bu konu hakkında ne düşünürsünüz?
Bunun şikâyet edilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum. Birbirinden farklı kulvarlarda öngörülen tanınma hâlleri bunlar. Ancak algımız “ünlenme” olgusuna öyle bir kilitlendi ki her alanda “başarı” olgusunu “ünlenme” ile bir tutar olduk. Popüler olma konusunda hayatın anlamına kilitlediğimiz toplu bir histeri yaşar gibiyiz. Oysaki taş yerinde ağırdır. Bir yazar, bir pop starın popülaritesiyle nasıl rekabet etme ihtiyacı duymazsa dizi ve tiyatro için de durum öyledir. İş, sizin hedef kitleniz tarafından ne kadar tanındığınızdadır. Benim gibi farklı disiplinlerde üreten sanatçılar için de durum farklı değildir. Çünkü farklı mecraların kitleleri üzerinde gerçekleşen popülaritenin birbirine transferi de pek mümkün olmaz. Eğer tiyatro yaparken hedef kitle üzerinde bir etki bırakmamışsam benim için sorun o zaman başlar.
‘On parmağında on marifet’ sanatçıların başında geliyorsunuz. Seslendirme alanında da kayda değer işleriniz mevcut. Bunlardan bazıları: Şirinler’den Şirin Baba, Susam Sokağı’ndan Edi, yakın zamandaYüzüklerin Efendisi serisinden Samwise, Shrek’den Çizmeli Kedi vs. Dublaj sanatı hakkında neler söylemek istersiniz? Diğer disiplinlere nazaran hak ettiği ilgiyi göremeyen bir dal mıdır sizce? Mesela bu mesleğin duayenlerinden Sungun Babacan’ı sokakta kim görse tanımaz ama sesini duyan dönüp bir daha bakar.
Sungun Babacan örneğiniz çok güzel. Gerçekten de kendisi seslendirme mesleğinin “guru”sudur. Ama dediğim gibi Sungun Babacan’ın meraklıları dışında tanınması gerçekten de gerekli midir? Onu sektörün tanıması ve ona daha insani koşullarda yaşayabilmesi için gerekli koşulları sağlaması yeterlidir. Bu söylediğim önemlidir;  biz seslendirmeciler sektörün en ön sırasında duranlarından olmamıza rağmen, dünyadaki örneklerinin tersine pastanın en az kısmını paylaşırız. Çok küçük kaşeler sebebiyle gelirlerimizi insani bir koşula taşıyabilmek için dur durak bilmeden, gece gündüz stüdyolarda ömür tüketiriz. Sektör bizlere hak ettiğimiz kazancı ve insani çalışma koşullarını sağlasın başka ihsan istemeyiz.
Yakın zamanda yaşadığımız Levent Üzümcü’nün şehir tiyatrolarından ihracı olayını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülke yönetimi olarak zor dönemlerden geçiyoruz ve bu süreçte sizce sanatçının toplumsal görevleri daha da zorunluluk hâline geliyor mu?
Bir sanatçının yaşadığı ülke hakkındaki görüşlerinin hangi gerekçeyle olursa olsun engellenmesi abesle iştigaldir. Eğer ifadelerinde suç teşkil eden hakaret, küfür vb. unsurlar varsa bu konuda da gayet net yasa maddeleri vardır ve işletilmesinde bir mâni yoktur. Levent Üzümcü olayında da görülüyor ki T.C. Anayasası’yla güvence altına alınan düşünce ve ifade hakkının ödenekli tiyatroların dâhil edildiği memurin yasasının yorumu ile çelişkiler barındırdığı aşikârdır. Demokrasi herkes içindir, iş kollarına göre farklılık arz etmemesi gerekir. Velhasıl bildiğim kadarıyla konu Levent Üzümcü tarafından yargıya taşındı, sonucun ne olacağını beraber göreceğiz.
Çalışmaktan en çok keyif aldığınız yönetmen ve oyuncular kimlerdir?
İsim vermem gücenmelere sebep olur. İşini aşkla ve eğlenerek yapan herkesle çalışmak benim için büyük keyiftir.
Şu an genç kuşak oyunculardan beğendiğiniz, gelecekte damga vuracağını düşündüğünüz yetenekler var mıdır?
Elbette var. Çoğuyla çalışmaktayım zaten.
*Bu röportaj Fil'm Hafızası'nda yayınlanmıştır.
*
Share/Save/Bookmark

28 Şubat 2016 Pazar

2016'da Merakla Beklediklerim

  1. Suicide Squad (David Ayer)
Daha şimdiden Heath Ledger’ın Joker performası ile kıyaslanan Jared Leto’nun Joker’ini izlemek için…
  1. Batman v Superman: Dawn of Justice (Zack Snyder)
Canımız ciğerimiz Batman’in yeni filminde Michael Keaton ve Christian Bale sonrası Ben Affleck’in ‘nasıl Batman olamayacağını’ merak ettiğim için… Gerçi George Clooney’den iyi uyacağına eminim.
  1. Inferno (Ron Howard)
Dan Brown sevenlerin kaçırmayacağı filmde, diğer uyarlamaların gediklisi Tom Hanks yine başrolde.
  1. Ghostbusters (Paul Feig)
Şu an çoluk çocuğa karışmış nice insanın vakti zamanında “Büyüyünce ne olacaksın?” cevabıdır, Hayalet Avcıları!Ghostbusters (1984-1989) serisinin son filmi, pozitif ayrımcılık yönü ağır basıp tamamı kadınlardan oluşan kadrosuyla hayli merak uyandırıyor. Çoğu mecrada kötü eleştiriler alsa da orijinal serinin üstüne katacakları merak uyandırmıyor da değil.
  1. Kötü Kedi Şerafettin (Mehmet Kurtuluş)
Yine Hayalet Avcıları filmleri ile büyüyen nesil için özel bir yeri olan Kötü Kedi Şerafettin nihayet beyazperdeye geliyor. Ülke sineması olarak animasyon alanında oldukça geriyiz, oldukça beğenilen bir karakter üzerinden yapılan filmi bakalım müdavimlerinin ve animasyon sinema tutkunlarının beğenilerini karşılayacak mı?
Bonus:
  • İftarlık Gazoz (Yüksel Aksu)

*Fil'm Hafızası'nda alınmıştır.

*
Share/Save/Bookmark

Bedensel Sınırları Zorlayan 14 Performans

İnsan bedeninin sınırları çerçevesinde gerçekleştirilen eylem estetik kaygı ile buluştuğunda sanat kavramı içerisinde değerlendirilebilir. Marina Abramovic’in başını çektiği performans sanatı öncüleri insan bedeninin, üstünde sanat icra edilen bir sahne olduğunu ileri sürerler. Tiyatro,dans gibi sahne ve gösteri sanatları ile dirsek temasında olsa da buna genel anlamda gerçekçilik üzerinden eleştiri getirirler. Marina Abramovic bu konu hakkında şöyle der “Tiyatroda bir rolü prova eder ve oynarsın. Tiyatroda kan ketçaptır ve bıçak gerçek bir bıçak değildir. Performansta her şey g
erçektir. Bıçak, gerçek bıçak ve kan kandır.”
 Bu sözden hareketle konuya baktığımızda, sinemadaki oyuncuların bu anlamda gerçek dışılıkları yetersiz gibi görünebilir. Bu konu üzerinde çalışırken tamamen bilinçsizce ilk akla gelen performanslara baktığımda bir şey dikkatimi çekti. Neredeyse bütün performanslar, “Bedensel başkaldırı her zaman takdir görür.” görüşünü destekler nitelikte, Akademi ve Altın Küre başta olmak üzere nice prestijli ödüle layık görülmüş.
Söz konusu performansları, gerçekleştiği filmlere göre kronolojik olarak sıraladım. Keyifli okumalar.
1-) Robert De Niro – Raging Bull (1980)
Martin Scorsese – Robert De Niro ortaklığının en iyi filmlerinden Raging Bull’da De Niro, canlandırdığı Jake La Motto karakterinin gençlik dönemi çekimlerinin ardından 30 kilo alarak aynı karakterin zaman kurgusundaki farklılığını belirtmek anlamında gerçekçi bir görsel sunmuştu. Filmin bir sahnesinde de yumruklarıyla Joe Pesci’nin kaburgalarını kırması, içinde bulunduğu karakteri ne kadar içselleştirdiğinin bir kanıtı niteliğinde. Tüm bu adanmışlık ise Robert De Niro’yu efsane statüsüne eriştirecek ödüllerle karşılık bulacaktı doğal olarak.
2-) Leonardo DiCaprio – What’s Eating Gilbert Grape (1993)
Henüz kariyerinin başlarındayken, oldukça zor olan bu performansın altından kalkan Leonardo DiCaprio; daha o zamanlardan ileride büyük bir oyuncu olacağının sinyallerini vermişti. Zihinsel engelli Gilbert Grape rolünde gerçekçi bir hava yakalayan DiCaprio hâlâ alamadığı Oscar ödülüne 18 yaşında ilk defa aday olmuştu.  
3-) Tom Hanks – Cast Away (2000)
Akademi ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu adaylığı getiren Cast Away’deki Chuck Noland performansı için Hanks, yaklaşık 22 kilo vererek rolüne hazırlanmıştı. Bir adada dört yıl boyunca kurtarılmayı bekleyen biri için film boyunca da kilo kaybetmesi, yaşam savaşı verme konusunda oldukça gerçekçi bir görsel sunuyordu. Bu rolü hâlen, Tom Hanks’in filmografisinde ayrı bir yerde durur.
4-) Charlize Theron  –  The Monster (2003)
The Monster filmi için yaklaşık 13 kilo alan Charlize Theron, dışarıdan bakıldığında kolay gibi gözükse de kilo alma sürecinin kendisi için zor olduğunu vurguluyor. Aşırı şeker tüketimi sonucu midesinin bozulduğunu ve kendisini iyi hissetmediğini söylüyor. Bu psikolojinin, canlandırdığı ünlü kadın seri katil Aileen Wuornos performansına katkı sağladığı muhakkak. Bu rolüyle Altın Ayı, Altın Küre ve Oscar kazanması da söylediğimi destekliyor.
5-) Javier Bardem  – Mar Adentro (2004)
Kendi vücudunda hapsolmuş, yatağa bağlı bir hastanın gözünden aktarılan filmde Javier Bardem başarılı bir performans sunuyor. Kısıtlı fiziksel harekete rağmen üstün oyunculuk çıkaran Bardem, ölmek isteyen ama başkasının yardımı olmadan bunu yapamayan bir adamın dilemmasını çok güzel resmediyor. Ötenazi ile ilgili cesur söylemiyle Mar Adentro İspanyol sineması adına oldukça önemli yapımlardan biri.
6-) Christian Bale – El Maquinista (2004) / American Hustle (2013)
Fiziksel değişim konusunda kimse Christian Bale’in eline su dökemez diye düşünüyorum. Zira kendisi bir değil birden fazla film için gerçekten insanın sınırlarını zorlayan bir şekilde kilo alıp vermesiyle ünlü. Bu listeyi yapmaya başladığımda ilk aklıma gelen Bale’in performansları olmuştu. Bu performanslar içinde en özeli, El Maquinista filmi için 3 ayda 82 kilodan 54 kiloya düşerek verdiği 28 kilodur açık ara. Film için planlananın 45 kilo olduğu ama doktorların müdahale ettiği söylenir. Christian Bale bu performansına hazırlanırken günde sadece bir elma, ton balığı, kahve ve su tüketmiş. 2013 yılında 22 kilo alarak hazırlandığı American Hustle filmi ile de En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olmuş ve kilo alıp verme konusunda bir sıkıntısının olmadığını herkese göstermişti.
7-) Mathieu Amalric – Le Scaphandre Et Le Papillon (2007)
Düşünün, sadece tek gözünüzü kırpma dışında hiçbir fiziksel fonksiyonunuzu kullanamıyorsunuz. Hele bunu bir kaza sonucu, hayatınızın baharında birden yaşıyorsunuz. Bunun üstüne ne yaparsınız? Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby’nin gerçek  hikâyesini anlattığı kitabından uyarlanan Le scaphandre et le papillon filminde Bauby’yi canlandıran Mathieu Amalric oldukça gerçekçi bir performans sunuyor.
8 -) Russell Crowe – Body Of Lies (2008)
Her zaman öyleydi zaten gibi bir algısı olsa da, Russell Crowe da Body of Lies filmi için 30 kilo almış. 2000 yapımıGladiator filmindeki Maximus rolündeki fit görünümünü ilk akla geldiği için büyük ihtimalle insanlar onu hâlâ öyle hatırlıyor olabilir. Son zamanlarda eski günlerine geri dönmekte sıkıntı yaşadığı da bir gerçek.
9-) 50 Cent – All Things Fall Apart (2011)
Kaslı rapçi kontenjanında müzik hayatına devam ederken, radikal bir karar alıp All Things Fall Apart filmi için 25 kilo veren 50 Cent, her ne kadar başarılı bir sinema performansı göstermese de kendisinin sinema için yaptığı fedakârlıktan söz etmemek mümkün değil.
10-) Jared Leto – Chapter 27 (2007) / Dallas Buyers Club (2013)
Listenin aşağısında bahsedeceğimiz, Dallas Buyers Club’daki rol arkadaşı Matthew McConaughey gibi AIDS’li birini canlandırmak için 18 kilo veren Jared Leto, bundan önce başka bir filmi Chapter 27 için de 30 kilo almıştı. Ünlü şarkıcı John Lennon’un katili Mark David Chapman’ı canlandırmak için iki ay gibi kısa sürede bu görünüme ulaşması hiç de kolay değil.
11-) Anne Hathaway –  Les Miserablés (2013)
Anne Hathaway, Les Miserablés filminin çekiminden önce 3 haftada 10 kilo, filmin çekimi sırasında ise 6 kilo verdi. Zaten normalde de zayıf olan biri için bu tür değişimler oldukça risklidir. Her ne kadar diyet uzmanları ile kontrollü zayıflansa bile sağlık olarak risk her zaman bulunuyor. Bu riskleri göze alıp sanat uğruna bu tür değişimleri göze almalarının performanslarına ekstra değer kattığı bir gerçek.
12-) Kıvanç Tatlıtuğ – Kelebeğin Rüyası (2013)
Kıvanç Tatlıtuğ’un yakışıklı, karizmatik rollerinin ardından hayranlarını şaşırtarak canlandırdığı Muzaffer Tayyip Uslu rolü için geçirdiği değişim filmdeki performansıyla paralel olarak oldukça başarılı. Mert Fırat’la oluşturduğu, genç yaşta veremden ölen iki ünlü şair Rüştü Onur- Muzaffer Tayyip Uslu ikilisinin hayatını perdeye yansıtırken verem hastalığının özelliği olarak zayıf vücut yapıları filmin gerçekliğine katkı sağlıyor.
13-) Matthew McConaughey – Dallas Buyers Club (2013)  
En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının lâyık görüldüğü performansı için 21 kilo veren McConaughey, filmde AIDS hastası birini çok iyi perdeye yansıtıyor. Dallas Buyers Club o kadar iyi ki, bana göre yarıştığı sene En İyi Film Oscar’ını hak ediyordu. McConaughey filme hazırlanma sürecini çok güzel özetlemiş:
Çok zordu. 65 kiloya düşmüştüm; sürekli aç ve sinirliydim. Vücudum ağzı açık ‘besle beni besle beni’ diye ağlayan bir yavru kuşu andırıyordu. Sonra anne kuşun sizi beslemeyeceğini fark ediyorsunuz. Gerçekten zor.”
14-) Eddie Redmayne – The Theory of Everything (2014)
Yakın zamanda vizyona giren, ünlü fizikçi Stephan Hawking’in hayatından kesitler sunan The Theory of Everythingfilmindeki rolüyle Eddie Redmayne’nin performansı göz alıcı. Zaten 87. Akademi En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının ona verilmesi de bunu kanıtlıyor. Hawking gibi büyük bir dehânın, zamanla daha kötüye giden fiziksel zorluklarını taklit tuzağına düşmeden aktarabilmek kolay değil diye düşünüyorum.
*Bu yazı Fil'm Hafızası'ında yayınlanmıştır. 


*
Share/Save/Bookmark